Aşkın Yücel Seçkin
  • AYS
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • “Felsefe”de
  • Soru Önerileri
  • Etkinlikler
  • Türkçe
    • English
    • Français
    • Deutsch

Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü

by Aşkın Yücel Seçkin 8 Şubat 2025
Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 187.

Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü 1

Aşkın Yücel Seçkin2

Öz

Ekolojik yaklaşım için Antik Yunan ile başlayan felsefe geleneğinin başlangıcından beri felsefenin temel konularından birisi olan doğa (φύσις: phúsis) yerine iş (ἔργον: érgon) kavramını başlangıç noktası olarak önermek amacıyla gerçekleştirilen bir çalışmadır. Bu çalışma, Antik Yunan düşüncesinde iş (çalışma) kavramının ve iş bölümünün olup olmadığını, buradan hareketle Platon’un Devlet eserinde iş bölümünün incelenmesini, felsefe tarihi içerisinde Platon ile başlayan iş bölümünü olumlayan gelenek ile Karl Marx ve Friedrich Engels’in anlayışının nasıl radikal karşıtlık oluşturduğunu, iş bölümü konusunda Marx-Engels ile Platon karşılaştırmasının Marx-Engels’in Aristotelesçi yaklaşımdan radikal ayrıştıkları savıyla ele alınmasını ve doğa kavramının merkezi konumda olduğu çağdaş ekolojik marksistlerin iş bölümüne dair görüşleri özetlenerek, doğa kavramının başlangıç noktası olarak problemlerinin değerlendirilmesini içerir.

Anahtar Kelimeler: iş bölümü, iş, doğa, antik Yunan, felsefe tarihi

Abstract

It is an attempt to propose the concept of work (ἔργον: érgon) as a starting point for the ecological approach instead of nature (φύσις: phúsis), which has been one of the main topics of philosophy since the beginning of the philosophical tradition starting with Ancient Greece. This study aims to examine whether the concept of work and the division of labour existed in Ancient Greek thought, to examine the division of labour in Plato’s Republic, and to show how the tradition that affirms the division of labour beginning with Plato in the history of philosophy and the understanding of Karl Marx and Friedrich Engels constitute a radical contrast, It includes a comparison of Marx-Engels and Plato on the division of labour, with the argument that Marx-Engels radically diverged from the Aristotelian approach, and an assessment of the problems of the concept of nature as a starting point, summarising the views of contemporary ecological Marxists on the division of labour, in which the concept of nature is central.

1 Bu çalışma, Prof. Dr. Nami Başer danışmanlığında 29 Eylül 2022 tarihinde tamamlanan “La division du travail dans l’histoire de la philosophie” (Felsefe Tarihinde İşbölümü) başlıklı 755453 no’lu doktora tezi kapsamında ve tez esas alınarak hazırlanmıştır (Doktora Tezi, Galatasaray Üniversitesi, İstanbul, Türkiye, 2022).

2 Dr., ORCID:0000-9992-3099-2157


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 188.

Keywords: division of labor, labor, nature, ancient greece, history of philosophy

Giriş

Karl Marx’ın, 1844 Elyazmaları’nda ilk defa yabancılaşma bağlamında insan-doğa ilişkisi hakkında geliştirdiği felsefi pozisyonun (2009: 71-90) ekolojik marksizm için belirleyici bir hareket noktası olduğu söylenebilir ya da en azından Karl Marx ve Friedrich Engels’in düşüncelerinden ekolojik bir yorum çıkarmaya çabalayanların kayıtsız kalamadığı bir pozisyon olduğu iddia edilebilir. Antik Yunan ile başlayan felsefe geleneğinin başlangıcından beri felsefenin temel konularından birisi olan “doğa” (Latince: natura) Marx’ın düşüncesinin ilk yapı taşlarındandır ve Demokritosçu ve Epikürcü Doğa Felsefeleri Arasında Fark başlıklı ve içeriğinde Demokritos ile Epikouros’un “doğa” (Antik Yunanca: φύσις (phúsis)) anlayışlarını karşılaştırdığı doktora tezinin de konusunu oluşturur. Ekolojik marksizm için farklı bir hareket noktası, farklı bir başlangıç olarak doğa yerine iş (phúsis yerine érgon) kavramı önerisi, fazla iddialı ve bu çalışmanın kapsamının bir hayli ötesinde de olsa, farklı bir başlangıç önerisini temellendirme çabasının sunacağı katkının değerli olacağı fikri bu çalışmanın temel motivasyonudur. Antik Yunan düşüncesinde işin (çalışmanın) ve iş bölümünün olup olmadığına dair bir tartışma ilk bölümü, Antik Yunan eserlerinden iş bölümünün merkezi konumda yer aldığı Platon’un Devlet eserinde iş bölümünün incelenmesi ikinci bölümü oluşturur. Felsefe tarihi içerisinde Platon ile başlayan iş bölümünü olumlayan gelenek ile Marx ve Friedrich Engels’in anlayışının nasıl radikal karşıtlık oluşturduğu, iş bölümü konusunda Marx-Engels ile Platon karşılaştırması ve Marx-Engels’in Aristotelesçi yaklaşımdan radikal bir şekilde ayrıştıkları savıyla ele alınması bu çalışmanın bir diğer bölümünü oluşturacaktır. Sonuç bölümünde ise daha sonra yapılabilecek bir çalışmanın öncülü olarak ekolojik Marksist olarak anılan veya ekolojik anlayışı savunduğu genel kabul gören düşünürlerin iş bölümüne dair görüşlerinin kısa bir dökümü verildikten sonra konunun bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Antik Yunan Düşüncesinde İş Kavramı ve İş bölümü

İşin çok boyutlu bir unsur olduğu, farklı düzeylerde ve disiplinler arası bir analiz gerektirdiği, iktisadi, sosyal ve felsefi bir tarihi olduğu söylenebilir. Günümüz ya da başka bir deyişle çağdaş kapitalizmin “iş, çalışma” anlayışını tarihin tamamına atfetmek problemli gözükmektedir. Bugün iş denildiğinde anlaşılan kavramın tüm tarih boyunca aynı biçimde olageldiği anakronik yaklaşımından uzak olmak adına öncelikle “iş” ve “iş bölümü” kavramlarının “felsefenin doğum yeri” (Beaufret, 1973: 19-37) olan Antik Yunan düşüncesi için tamamen yabancı olup olmadığını ya da aksine bu kavramların mevcut olup olmadığı sorusu gündeme getirilebilir. Antik Yunan uzmanı Jean-Pierre Vernant’a göre Antik Yunan’dan farklı olarak, bizim için tüm mesleki görevler somut olarak ne kadar farklı olurlarsa olsunlar hepsi değer üretme amacıyla düzenlenmiş faaliyettir (1988: 295). Vernant, Marx’ın değişim değeri yaratan emeği genel, soyut ve eşit emek olarak ele alması ve kullanım değeri yaratan emeği ise biçim ve madde olarak sonsuz çeşitlilikte emek biçimlerine bölünmüş somut ve özel emek olarak adlandırması üzerinden tartışma eksenini belirler. Çeşitli faaliyetlerin birbiriyle bütünleşmesi ve insanın kendi faaliyetini her bir görevin özel biçimleri içinde genel olarak iş olarak kavrayabilmesi gerektiğini ve bunun tüm çalışma biçimlerinin piyasa


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 189.

için ürün yaratmaya yönelik olduğu piyasa ekonomisi çerçevesinde mümkün olduğunu belirtir (1988). Özetle, hiçbir ürün belirli bir ihtiyacı karşılamak için üretilmez, dolayısıyla her türlü iş alınıp satılmak üzere meta üretimiyle sonuçlanır. Böylece pazar sayesinde toplumdaki tüm işler birbiriyle ilişkilendirilir ve bir anlamda eşitlenir. Kullanımları bakımından farklı olan ürünler, değerleri açısından karşılaştırılabilir metalara dönüşürken, farklı ve tikel olan işler de aynı genel ve soyut emek faaliyetine bir başka deyişle işe dönüşür. Vernant’a göre ise Antik Yunanda “iş” sadece somut yönüyle ortaya çıkmaktadır (1988). Her iş, amaçlanan ürün açısından tanımlanır: ayakkabı için kunduracılık, çömlek için çömlekçilik gibi… İş, ürün üretme ile ilişkilidir; dolayısıyla işi yapan açısından toplumsal değer yaratma çabası olarak görülmez. Bu nedenle Antik Yunan’da, tüm meslekleri kapsayan tek bir genel kavram olarak iş değil, her biri kendi ürününü üreten belirli bir eylem türü olarak çok sayıda farklı meslek bulunur. Bu sebeple iş, zanaatkarlık alanı ile sınırlıdır ve zanaatkarlık kendi içinde sıkı bir uzmanlaşma ile tanımlanır. Her zanaat tek bir iş için vardır. Vernant, bu konuda Marx’a atıfta bulunarak antik çağdaki iş bölümünün yalnızca üretilen ürünün kullanım değeri açısından görüldüğünü ve her ürünü mümkün olduğunca mükemmel hale getirmeyi amaçladığını ve zanaatkarın bir şeyi yalnızca o şeyi yaptığı için daha iyi yaptığını ileri sürer (1988: 297-298). Antik dönemdeki iş bölümünün genel olarak insan emeğinden daha büyük bir ürün kitlesi elde etmeyi mümkün kılan genel bir üretim sürecine yol açmadığını ifade eder. Soyut bütünlüğü içinde kavranmamış olan çalışma, zanaat biçimiyle kendisini henüz bir toplumsal faaliyet alışverişi, temel bir toplumsal fonksiyon olarak göstermemektedir. Üretici ile bir ürünün kullanıcısı arasında kişisel bir bağımlılık ilişkisi, bir hizmet ilişkisi kuruyor gibi görünmektedir. Emeğin ürünü Antik Yunan’da olduğu gibi değişim değeri açısından değil, yalnızca kullanım değeri açısından değerlendirildiği sürece başka türlü olamaz. Vernant bu görüşünü “Aristoteles’in değişim değerinden habersiz olmadığı; hatta Politika eserinde değişim değerini tanımladığı ve Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nin başında bu tanımı alıntıladığı” notuyla birlikte paylaşır (1988: 298). Vernant, bu notta Marx’ın ilgili çalışmasındaki Aristoteles yorumuna da yer verir: “ESki bir Yunanlı olarak” metaları birleştiren ve onları değişim değeri olarak karşılaştırılabilir kılan şeyin ne olduğunu anlayamaz” ve “diğer antik yazarlar gibi o da ürünü yalnızca bir kullanım değeri olarak görür” (1988: 298). Vernant’ın 1956’da yayımlanan ve daha sonra 1965’te yayımlanan Yunanlılarda Mit ve Düşünce kitabında da yer alan ilgili metin (1956); Antik Yunan’da çalışma, iş, iş bölümü konusunda önde gelen çalışmaların başında gelir, hatta Raymond Descat’a göre “bu çalışmaların doruk noktasıdır”(1986: 15). Vernant’ın atıfta bulunduğu Marx’ın bu düşüncesiyle Antik Yunan’da ilgili konuları ve ekonomi çalışmış Moses Finley, Edouard Will, Pierre Vidal-Naquet, Claude Mossé gibi uzmanların da hem fikir oldukları söylenebilir; en azından modernlerin ve çağdaşların ekonomiden anladıklarının Antik Yunan ile farklı olduğu konusunda… Vernant’ın Marx’ın Antik Yunan yazarları ve dönemi hakkındaki yorumlarından yola çıkarak kendine özgü bir yorum getirdiği söylenebilir. İyi bir çözümleme için Marx’ın yaklaşımı ile Vernant’ın bu yaklaşımdan yola çıkarak yaptığı yorumu ayrıştırmak gerekmektedir; zira Marx, Antik Yunan yazarlarını bu konuda yorumlarken kullanım değerine vurgu yapar; lakin buradan yola çıkarak Antik Yunan’da genel bir iş kavramı olmadığına dair bir fikir öne sürmez, bu özgün yorum Vernant’a aittir. Diğer yandan


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 190.

Marx, bu konuyla ilgili pasajlarında (1975: 279-287; 1993: 410-415) modern anlamda iş bölümü ile antik dönemdeki iş bölümünü karşılaştırır, farklılıklarını vurgular ve hatta modernlerle antik yazarlar arasında bu konuda bağ kurar. Örneğin Marx’a göre Platon’un Devlet’teki tartışması, İngiliz iktisatçı Sir William Petty’den sonra ve Adam Smith’ten önce iş bölümü hakkında yazan bir grup İngiliz yazar için temel başlangıç noktasıdır (1975: 282) . Yine Marx, iş bölümünü toplumun doğal temeli olarak sunan James Harris’in kendisinin tüm argümanını Platon’dan aldığını kendisinden alıntılayarak şöyle verir: “Toplumun doğal bir şey olduğuna dair tüm kanıt (yani “faaliyetlerin” bölünmesi sayesinde) Platon’un Devlet’inin ikinci kitabından alınmıştır” (1993: 411). Yine Marx’a göre Harris ve ondan sonra Adam Ferguson gibi yazarlar Platon’un argümanlarını sadece biraz geliştirmişlerdir; ancak bazı açılardan bu konuda seleflerinden geride olan ve Marx’a göre “ iş bölümü üzerine tek bir yeni önerme bile formüle etmemiş” Adam Smith’i bunlardan farklı kılan, “emeğin üretici güçlerinin artması” ifadesini kullanmasıdır (1975: 287). Burada şu farkı da belirtmeden geçmemek gerekir: Vernant ve bahsi geçen diğer çağdaş uzmanlar temelde Antik Yunan’da ekonomi, çalışma konularını incelerlerken; Marx bu konuya düşünsel mimarisinin içerisinde bu mimarinin bir parçası olarak yer verir; eserlerindeki ilgili bölümlerin (1975: 264-306; 1993: 378-415) başlıkları ve konuları iş bölümünü içerir ve modern iş bölümü anlayışıyla bağlantılı olarak Platon, Ksenophon, Hesiodos, Tukididis, İsokrates, Diodorus gibi çeşitli antik dönem yazarlarının eserlerinden bölümler analiz eder. Marx ile bahsi geçen Antik Yunan uzmanlarının yöntemleri ve amaçları temelde birbirinden farklıdır.

Antik Yunanı ve ilgili metinleri, örneğin Ksenophon’un Kyros’un Eğitimi’ndeki iş bölümü ile ilgili pasajı doğrudan Yunancadan çevirecek (1976: 255-256; 1991: 330-331) kadar iyi tanıyan Marx’ın modernler ile Antik Yunan yazarları arasındaki anlayış farkını temelde kullanım değeri-değişim değeri ayrımı üzerinden ortaya koyduğu yorumunu; işin ürün ile doğrudan bağlanmış oluşu sebebiyle kullanım değerinin ön planda oluşunu ve haliyle değişim değerinin toplumsal bağın kurulumunda yer almaması iddiasıyla geliştirerek, birleştirilmiş, genel, tek bir “iş” kavramının; Marx’ın “soyut emek” diye adlandırdığı düşüncesinin Antik Yunan’da olmadığına vardıran Vernant’ın bu argümanı oldukça sıkı örülmüştür (1988). Vernant’a göre tam da bu sebepten, toplumsal ilişki mesleki faaliyetin dışında yurttaşların birbirlerini sevebilecekleri bir düzeyde kurulur, çünkü böylece hepsi aynı şekilde davranır ve birbirlerinden farklı hissetmezler: bunlar da kentin siyasi ve dini yaşamını oluşturan profesyonel olmayan, uzmanlaşmamış faaliyetlerdir (1988). Vernant bunu şöyle ifade eder: “Eğer meslek her birimizde onu diğerlerinden ayıran şeyi tanımlıyorsa, polis’in birliği mesleki faaliyetin dışında bir düzlemde kurulmalıdır”. Vernant bununla birlikte Antik Yunan’da iş bölümünün olmadığını iddia etmemiştir, en fazla “kurumsallaşmadığı” sonucuna varacak ifadeleri (1988: 297) ya da anakronik olamamak adına belirli bir rezerv ile değerlendirilmesi önerileri mevcuttur (1988: 288). Bu sebeple, Vernant’ın ya da diğer çağdaş uzmanların bu eksendeki argümanlarından yola çıkarak, Emmanuel D’Hombres’in şu iddiasına varmak oldukça problemlidir: “Zanaatların bölünmesi ve tamamlayıcılığı üzerine en ünlü antik metinlerin dikkatli bir incelemesi, Klasik ve Helenistik dönem Yunanlılarının iş bölümü kavramına sahip oldukları sonucuna götürmez” (2005: 136) . Yine bu anlamda D’Hombres’in doktora tezinin ilgili bölümün


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 191.

(2005: 132-137) başlığında önerdiği “Meslekler ayrımı versus iş bölümü” olarak adlandırdığı ayrım nominal düzeyin ötesine geçmeyecek bir öneridir. Bu eksendeki argümanlardan çıkarılabilecek sonuç, modernler ile antik dönem yazarları arasında fark olduğudur ki Marx bu farkı kullanım değeri üzerinden gündeme getirir. Öte yandan Marx için antik dönem düşüncesinde iş bölümünün var olduğu açıktır; örneğin Platon için “topluluk içindeki iş bölümünü ihtiyaçların çeşitliliğinden ve bireylerin eğilimlerinin tek yanlılığından hareketle geliştirir”, Ksenophon için “iş bölümünün seviyesinin pazarın büyüklüğüne bağlı olduğunu zaten bilmesine rağmen, elde edilecek kullanım değerinin kalitesi burada sadece sabittir” (1993: 413) ve yine Ksenophon için “iş bölümüne Platon’dan daha yakından bakar; bu iş bölümü bireysel atölyelerde olduğu kadar geniş ölçekte de gerçekleşir” (1975: 282) ifadelerini kullanır. Vernant’ın “modern kapitalizmin ekonomik kategorilerini Yunan dünyasına uygulamamıza hakkımızın olmadığı gibi antik kentin insanına da bugün çizildiği şekliyle çalışmanın psikolojik işlevini yansıtamayız” (1988: 295) görüşü oldukça yerinde, anakronizmden uzak gözükmektedir ve yine bu görüş de aradaki farkı vurgulamaya yöneliktir ve bu yaklaşıma dayanarak Antik Yunan’da iş bölümünün olmadığı varsayımını çıkarmak da problemlidir. Vernant’ın kendine özgü argümanına karşı olaraksa temelde en az iki eleştirel soru yöneltilebilir: Bunların ilki birleştirilmiş, genel, tek bir iş kavramı, anlayışı olmaksızın iş bölümünün nasıl mümkün olabileceğidir, ikincisiyse Marx, temel olarak Antik Yunan’da çalışma ya da ekonomi gibi bir konu üzerine çalışmadığından, iş bölümü hakkında yalnızca antik dönem yazarlarının eserleri üzerinden görüş vermiş olmasının göz ardı edilip edilmediğidir. Bu sebeple Vernant’ın Antik Yunan toplumunda “iş, çalışma” hakkındaki görüşlerini Marx’tan ayrıştırarak ele almak önemlidir. Atina toplumunda bir yanda olumlu değerler ve toplumsal bir işlev olarak çalışma fikri diğer yanda işçilerin gerçek durumu biçimindeki gergin zıtlığın altını çizen ve temelde Antik Yunan’daki iş anlayışını modernlere yaklaştırma gayretinde bulunan Robert von Pöhlmann aslında Vernant’dan önce bu konuda bir (karşı) pozisyon almıştır (Pöhlmann, 1925: 229-230). Pöhlmann’ın ve Vernant’ın ilgili metinlerini yayınladıkları tarihlerden sonra Antik döneme dair çalışmalardaki teknik ilerlemeler sayesinde erken verilmiş hükümlerden, az dayanaklı fikirlerden ve anakronizmden çok daha uzak çalışmalar da yayımlanır. Örneğin, Peter Acton, alt başlığı Klasik Atina’da Üretim olarak Türkçeye çevirebilecek olan Poiesis eserinde antik dönemde Atina’da iş ve çalışma konusunu çok detaylı inceler (2014). Bu eser Antik Yunan’da iş bölümü olduğunu savunan argüman açısından önemlidir; hem çalışmanın Atina’da nasıl ne kadar ne biçimde olduğunu ortaya koyar hem de toplumsal iş bölümünden farklı olarak atölyedeki (işyerindeki) iş bölümünün antik dönemde mevcut olduğu iddiasını taşır (2014: 29-32). Marx’ın belirlediği üç iş bölümü türünden (1975: 317-318) bu iş bölümü türünde Antik Yunan’a tek atfıysa Ksenophon’un karakteristik burjuva içgüdüsünün onu atölyedeki iş bölümü kavramına Platon’dan daha fazla yaklaştırdığıdır ( 1993: 412-413; 1975: 281).

Vernant’a karşı ilk eleştirel soruya geri dönülürse, Antik Yunanda genel bir iş kavramı olup olmadığı sorusu için öncelikle Eski Yunanca kavramlara başvurmak yani Eski Yunancada çalışmanın karşılığını aramak ve Antik Yunan’dan günümüze kalan eserlerde bu sözcüklerin nasıl bir anlam dünyası içerisinde yer aldıklarını incelemek


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 192.

akla yatkın bir yöntem gibi gözükmektedir. Her ne kadar Marx’ın işin insanı beklememesi konusundaki Platon eleştirisinde genel “iş” kavramını kastettiği yorumu çıkarılabilse de argüman geliştirmek için bu çıkarım yeterli değildir. Raymond Descat’ın henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, başlığını İş ve Çaba M.Ö. 8. Yüzyılda 5. Yüzyıla Eski Yunanda Çalışmanın İdeolojisi olarak çevirebileceğimiz metni, okuyanda “keşke M.Ö. 5. yüzyıldan sonrası (Sokrates sonrası) için de bu biçimde devam etse” hissini bırakacak kadar iyi biçimde bunu yapar. “Yunanlıların işi nasıl deneyimlediklerini nasıl tasavvur edebiliriz?” sorusu temelinde, Yunan dilinde iş için net bir ifade bulmanın zorluğunu gözeterek, Hesiodos ve Herodotos örneklerinden başlayarak, çevirideki ve dolayısıyla modern “iş” ifadesi ile Yunanca ifade arasındaki ilişkideki belirsizlik sorununu ortaya koyarak, Yunanlıların da herkes gibi çalıştığı iddiasını güçlendirerek, işi neden bugün anladığımız şekilde ifade etmediklerini sorgular (1986: 11-12). Descat’a göre öncelikle “iş” ifadesinin tüm kavramlar gibi tarihsel bir biçimi vardır; dolayısıyla başka bir çağa uygulandığında bazen hatalı olur ve bu nedenle hassasiyetle tanımlanmalıdır (1986: 13). Descat, birçok tarihçinin çeşitli vesilelerle ve doğrudan olmayan bir biçimde ilgilendiği bu konuda ele aldıkları ilk sorunun, çalışmaya karşı ahlaki tutumla ilgili olduğunu ifade eder ve şöyle örnek sorular verir: Yunanlılar çalışmayı bir görev olarak mı görüyorlardı? Çalışmayı (her şeyden önce el emeği anlamında) hor görmüyorlar mıydı? Oysa Descat’a göre bu soruları olumlamak ya da olumsuzlamak bir anlam ifade etmez; zira önce “çalışma ile tam olarak ne kastedilmektedir?” sorusunun yanıtlaması gerekir ve “kaynaklara biraz aşina olmak, “çalışma” ifadesine en yakın olarak kabul edilen érgon kelimesine temelde özel bir tutum – övgü ya da aşağılama – atfedilmediğini bize öğretir” (1986: 13-14). Descat’a göre Vernant, Marx ve özellikle Meyerson’dan esinlenen ilkeli pozisyonlar geliştirir ve ancak somut anlamda araştırmasına Meyerson’ın vardığı sonuçlar damgasını vurur. Descat, Meyerson’un Vernant tarafından geliştirilen görüşünü de özetleyerek şöyle eleştirir: τέχνη (tékhnē) yani “zanaat” tek Yunan çalışma biçimidir; bu koşullar altında çalışma kent yaşamının zemini değildir, çünkü kent bir şirketler dünyası değildir (1986: 15-16). Bu toplumda, tarım ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu için toplum zanaat etrafında inşa edilmemiştir; ancak bu, çalışmayla ilgilenmediğinin söylenebileceği anlamına gelmez. Başlangıç noktası tanımlanmış bir psikolojik değer değil, Yunanca sözcüklerdir. Descat bu sözcüklerden ἔργον (érgon) / ἐργάζεσθαι (ergázesthai) sözcük grubunun kullanımının Vernant’da ekonomik yaşamın iki türüyle (tarımsal ve finansal faaliyetlerle) sınırlandığını iddia eder (1986: 17). Descat’a göre bu kelimenin kullanımındaki sınırlama keyfi görünmektedir zira zanaatlarda, madencilikte, ticarette, tek kelimeyle tüm ekonomik faaliyetlerde varlığını göstermek kolaydır: Gerçek ve önemli bir toplumsal olgu olarak kabul edilebilir zira Atina’nın tembellik/boş zaman yasaları örneği bunu açıkça gösterir; yine Solon yasası, çalışmanın belirli bir toplumsal işlevi ifade ettiği fikrini taşımasaydı Helenistik döneme kadar uygulanamazdı (1986: 17). Eski Yunancada işe karşılık gelebilecek sözcüklerden “iş”in genel anlamını taşıyabilecek ikisi ἔργον (érgon) ve πόνος (pónos), sözcükleridir. Raymond Descat da tam da bu sebeple L’acte et l’effort başlığını (Descat l’acte’ı yani “iş”i érgon sözcüğünün Fransızca karşılığı, l’effort’u pónos için tercih eder) taşıyan eserini bu iki karşılık üzerinde kurmuştur. İşin olası karşılıkları Eski Yunanca sözlüklerde ilgili maddelerde önem taşımayan küçük farklar barındırmakla birlikte bu sözcüklerin karşılıkları hususunda tutarlılık sergilerler. Örneğin pónos


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 193.

“çaba, zahmet, iş, çalışma, mücadele, fiziksel acı, yorgunluk, yorucu iş, acı (fiziksel ve manevi), ıstırap” anlamlarını karşılarken, érgon sözcüğüyse şu anlamlara gelir: “eylem, uğraş, iş, ilgilenilmesi gereken konu, mesele, ihtiyaç, gereklilik, yapılan iş, şey, mesele”. Eski Yunancada “bölünme” kelimesinin karşılıkları olmasına rağmen bir bütün olarak “iş bölümü” ifadesini bulmak mümkün değildir: Bir kavramın belirli bir tarihte adlandırılmış olması, onun o tarihten önceki izini sürme arayışını geçersiz kılmaz. Aksine, kavramı önceki izlerinden ayırmak için olası köklerini araştırmak gerekir. İş bölümünü bugünkü haliyle antik Yunan dünyasına ya da on yedinci yüzyıla uygulamanın gülünçlüğünü yeniden dile getirmeye gerek yoktur. Bir kavramın belirli bir tarihsel dönemde henüz adlandırılmamış olması, o dönemde var olmadığı anlamına gelmez. Öte yandan, böyle bir araştırma, örneğin Antik Yunanda iş bölümü olmadığı onun yerine meslekler ayrımı olduğu varsayımını güçlendirmek, bu ikisi arasında nominal bir farklılığın ötesine geçmek için de gereklidir. Böyle bir araştırma iş bölümü ve meslekler ayrımı arasında kategorik bir fark olduğu sonucunu verse bile, hipotez düzeyinde bir kavramı adlandırırken hata yapma riski karşılığında; önemli bir sonuca ulaşılmış olur. Bir kavramın farklı adlandırılması (“iş bölümü”ne karşı “meslekler ayrımı”) onu ayırt etmek için faydalı olabilir; ancak kategorik bir farklılık olduğu sonucunu vermez veya birinin diğerinin öncülü olmadığını kanıtlamaz. Dahası, eğer bir öncelik-sonralık ilişkisi olsa bile, bu ikisi “birlikte kaldırma” (sunanairesis) olarak değerlendirilebilir, yani öncülün kaldırılması zorunlu olarak sonucun kaldırılmasını gerektirir, ancak tersi geçerli değildir. Bir terim olarak iş bölümü ilk kez on yedinci yüzyılda adlandırılmış olsa da3, Antik Yunandan bir eser incelendiğinde açık ve net bir şekilde ortaya çıkarılabilir ya da en azından olası kökleri teşhir edilebilir. Modern dönemde fabrikadaki iş bölümü olarak adlandırılan iş yerindeki iş bölümü ile analoji kurmaya imkân veren ve iş bölümünü pazarın genişliğinin sınırlandırması fikrini içeren Ksenophon’un Kyros’un Eğitimi metninde Kral Kyros’un sofralarının neden diğerlerinden daha lezzetli olduğunun anlatıldığı pasaj (1967: 378) Antik Yunan eserlerinde iş bölümüne dair modernler tarafından en çok alıntılanan metindir ve buna karşılık modern ve çağdaş yorumcuların gözünden kaçmış olan bir örnek Nikomakhos’a Etik eserinde Aristoteles’in tapınak inşası işinin farklı bölümlerinin bir araya getirilmesiyle ilgili kısımda bulunur (2014: 2207). Bu iki metinde de iş bölümü örnekleri ne kadar belirgin olsalar da eserin bağlamından oldukça uzakta yer almaktadırlar. Eserin bağlamında iş bölümünün merkezi konumda ve belirleyici olduğu iddia edilebilecek metinler ise Platon’un Devlet, Ksenophon’un Ekonomi4 ve kısmen Aristoteles’in Politika metinleridir.

3 Her ne kadar bu terimin ilk kullanılışının 1776 yılında yayınlanan Adam Smith’in Ulusların Zenginliği adlı eserinin ilk cümlesi bkz. Smith (1937: 3) olduğu iddia edilse bile René Antoine Ferchault de Réaumur’un İğne Yapma Sanatı başlıklı eserinde 1671’de terimi çok yakın bir formda (Fransızca, iş bölümünün bugün karşılığı la division du travail iken Réaumur bunu division de ce travail olarak) kullanmıştır. Bkz Réaumur (1761: 1). Bu konuda yapılmış detaylı bir çalışma için bkz. Peaucelle (2006).

4 Aile içinde iş bölümünün (cinsiyete dayalı iş bölümü) ilk izlerinin bulunduğu Ksenophon’un İktisat Üzerine -Oikonomikos- eserinde, Atina’da “örnek yurttaş” olarak anılan İskhomakhos mülkünü en iyi yöneten kişidir ve ekonomi  sözcüğünün ilk defa kullanıldığı bu Sokratik diyalogda, İskhomakhos’un örnek yurttaş olarak anılmasının sebebi hane içindeki iş bölümüne dayandırılır bkz. Xénophon (1949: 62). Bu çalışmanın daha fazla genişlememesi adına bu metnin analizi dahil edilmemiştir.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 194.

Platon’un Devlet Eserinde İş bölümü

Platon, Atina’daki demokrasi krizi ve krizle birlikte iyice belirginleşen Yunan yozlaşmasını telafi etmek için hem kendisinden önceki düşünürlerden miras kalan geleneksel adalet anlayışını göreve çağırdığı hem de siyaseti basit bir hegemonya mücadelesinden öteye, ortak yaşamın koşullarının, amaçlarının ve kökenlerinin nasıl olması gerektiğini belirlemeye taşıdığı (iyi düşünülmüş mükemmel bir kent fikri) Devlet eserinde, adaletin kendisinin ne olduğunu araştırır ve adaleti tanımlayarak bir kavram olarak ortaya koyar. Adalet tek bir insan için olduğu kadar tüm kent için de vardır. Socrates’e göre kent, bireyden daha büyüktür ve daha geniş bir çerçevede adalet arayışının önce yapılması yöntem olarak daha uygundur (Platon, 2011: 1528) . Bu sebepten adalet araştırmasına kentte başlar. Eğer kentte adaleti bulabilirse, birey için de bulmuş olacaktır. Sonunda kentte adaletin tanımını “kişinin kendi işleriyle meşgul olması ve kendini çeşitli işlere dağıtmaması” (Platon, 2011: 1596) olarak bulur. Birey için de adalet buna benzer olarak tanımlanacaktır. Sokrates, adaletin bu “kendi işini yapmak” olarak verdiği formülünün, henüz kentin kuruluşunun başlangıcında koydukları bir kuralın belli bir biçiminden geldiğini belirtir (Platon, 2011: 1596). Adalet araştırmasına önce kentten başlamaya karar verdikten sonra, Socrates ve arkadaşları, önce bir kentin kuruluş nedenini belirlerler: Bu, insanların kendi kendine yetmemesidir. İkinci olarak, bir kenti tanımlarlar: İnsanlar çeşitli ihtiyaçlardan yoksundur, insanlar birbirlerine yardım etmek için bir araya gelerek bir yerde toplanırlar ve bu topluluğa kent adını verirler. Üçüncü olarak, bir şehirdeki mübadele ilkesini ortaya koyarlar: “Biri bir başkasıyla mübadele etmeye başladığında ister versin ister alsın, her zaman kendisi için daha iyi olduğu düşüncesiyle hareket eder”. Bu belirlemelerden sonra kentlerini Socrates’in deyişiyle “kelimelerle inşa etmeye” başlarlar (Platon, 2011: 1528). İlk olarak, kentlerinin temelinin kendi ihtiyaçları olacağını belirlerler. İkinci olarak, ihtiyaçlar hiyerarşisini ortaya koyarlar: Yiyecek temin etmek, barınak, kıyafet ve bu tür şeyler. Üçüncü olarak, kentin bu tür ihtiyaçlarını birini çiftçi, diğerini duvarcı, ötekini bir dokumacı, berikini kunduracı ya da bedenin bakımıyla ilgilenecek başka bir zanaatkâr yaparak karşılarlar. Temel ihtiyaçlara dayanan şehir bu nedenle en az dört ya da beş kişiden oluşur. Son olarak, adalet tanımının dayandığı bu kuralı ortaya çıkaran soruyu sorarlar: “Her biri kendi zanaatını diğerlerinin kullanımına sunmalı mıdır?”( Platon, 2011: 1528). Böylece eserde adaletin bu “kendi işini yapmak” formülü “kendi işi” (τὸ αὑτοῦ ἔργον: tó aftoú érgon) ifadesinden gelir; bu Sokrates’in şehrin kuruluşunun başlangıcında atıfta bulunduğu şeydir. Sokrates bu soruyu kentin ilk yurttaşlarına uygular, yeniden formüle ederek şöyle sorar:

Çiftçi tek başına dört kişinin yiyeceğini mi sağlamalı ve buğday üretmek ve diğerleriyle paylaşmak için harcadı-ğı zamanı ve çabayı dörde mi katlamalı? Ya da diğerlerini umursamadan kendi ihtiyaçları için bu buğdayın yal-nızca dörtte birini, zamanın dörtte birinde üretip ve geri kalan zamanın dörtte üç biriminin, birini ev, diğerini kıyafet, bir diğerini ayakkabıya yapmaya mı ayırmalı ve sahip olduğu şeyleri ortaklaştırmak yerine, kendi işlerini kendi başına ve yalnızca kendisi için mi yürütmeli? (Platon, 2011: 1528)

Socrates ve arkadaşları, ilk seçeneği tercih ederler çünkü her şeyden önce bunu yapmak daha kolaydır. Bu tercihin nedeni, her insanın başlangıcında doğal olarak tamamen aynı şekilde gelişmemesi ve doğanın onları her biri farklı bir işle uğraşacak


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 195.

şekilde farklılaştırmasıdır. Socrates bunu şöyle ifade eder: “Biz insanlar birbirimize benzer yaratılmamışızdır; aramızda yetenek farkları vardır, kimimiz şu işe, kimimiz bu işe yatkınızdır” (Platon, 2011: 1529). Buna ek olarak, işin tek bir işte çalışan biri tarafından birkaç işte çalışan birine göre daha iyi yürütüldüğünü savunmaktadırlar. İkinci olarak, iş için doğru bir zaman olduğunu ve bu zaman kaçırılırsa işin boşa gideceğini, ziyan olacağını çünkü işin işi yapanın boş zamanını beklemeyeceğini, ancak işi yapanın bununla ikincil bir iş olarak değil, asıl işi olarak ilgilenmesi gerektiğini belirtmektedirler.5 Son olarak, seçimlerini şu şekilde gerekçelendirirler: “Herkes doğal eğilimlerine göre” ve doğru zamanda yalnızca bir şey yaparsa, sonuç daha iyi olacaktır. Sokrates bunu tam olarak şöyle ifade eder: “Sonuç olarak, her insan doğal eğilimlerine göre ve doğru zamanda tek bir şey yaparsa ve başkalarının işleriyle ilgilenmezse, mallar daha fazla miktarda, daha kaliteli ve daha kolay üretilecektir” (Platon, 2011: 1529).

Platon’un Devlet eserindeki adalet araştırmasında ortaya koyulan adalet tanımının nirengi noktasını “iş” kavramı oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, bu tanımda iş bölümünü ya da en azından bunun açık izlerini bulmak mümkündür. Bahsi geçen “iş”in metnin bağlamı içinde ne anlama geldiğini anlamak için metnin devamının da analiz edilmesi uygun olacaktır. Sokrates ve arkadaşları, herkesin tek bir iş yapması yönündeki tercihlerini meşrulaştırdıktan sonra, kentin nüfusunun da aynı nedenle artması gerektiğini ileri sürerler. Mevcut yurttaşların işlerini yürütmek için gerekli aletlere duyulan ihtiyaç, tek işi gerekli aletleri yapmak olan yeni zanaatkârlar gerektirir. Bu ilkeye uygun olarak, üretim araçlarını yapmak için dülgerler, demirciler ve bunun gibi birçok zanaatkar; hayvanlardan hammadde ve işgücü olarak yararlanmak için, sığırtmaçlar, çobanlar ve diğer çoban türleri; kurulduğu bu şehirde olmayan malları ithal etmek için, tüccarlar ve denizcilik faaliyetlerinde uzman olanlar, kentin pazarında alım satım için satıcılar, fiziksel güç gerektiren ancak entelektüel nitelik gerektirmeyen ağır işler için ücretliler -gündelikçiler- kente eklenir. İthalat ihracatı gerektirir, bu da ihtiyaçtan fazla üretim gerektirir ve bu da üretim için çok sayıda çiftçi ve diğer zanaatkarların kentte bulunmasına neden olur. Sonuç, nüfusun artması ve işlerin çeşitlenmesidir. Böylece bu kent Sokrates’e göre basit bir form olarak tamamlanmış, yeterince gelişmiştir ve Socrates bu kentteki yurttaşların yaşamının nasıl olacağını anlatır. Glaukon bu kentteki yaşamı çok ilkel bulur ve karşı çıkar, Sokrates ise “sağlıklı” bir kent oluşturduğu ölçüde “gerçek kent” olarak adlandırır bu kenti. Glaukon’un bu muhalefeti nedeniyle bu noktadan sonra tarif etmeye devam ettikleri kentten bu “gerçek kenti” ayırır. Sokrates ikincisini lükse ulaşmış olduğu için “şişmiş (hastalıklı) bir kent” olarak adlandırır (Platon, 2011: 1532). Sokrates, adaletin yanı sıra adaletsizliğin de kaynağını kolayca bulabilmek için bu tip bir şehri tarif etmenin iyi olduğunu düşünür. Bu tip bir kentin ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için nüfusun ve iş çeşitliliğinin önemli ölçüde artması gerekir ve Sokrates’in gerçek kentinin ihtiyaç duymadığı çeşitli yurttaşları ekleyerek büyür ve bu tip kent bu yeni genişleyen nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla kaynağa gereksinim duyar. Ancak bu, komşu kentlerin de benzer durumda olacağı düşünüldüğünde kaçınılmaz bir biçimde savaşa neden olur. Savaşta

5 Marx işin zamanı ile ilgili olarak bu ikincideki “ἔργου καιρόν, διόλλυται” ifadesine vurgu yapmaktadır. Bkz. Marx (1993: 412).


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 196.

kenti savunmak ve aynı zamanda kaynaklar için savaşmak gerektiğinden bir ordu gereksinimi doğar. Adaletin tanımındaki aynı ilke uyarınca, sadece savaş sanatını icra edenler, yani koruyucular şehre eklenir. Daha sonra Sokrates, koruyucular arasında yöneticiler ve savaşçılar ayrımı yapar ve ikincisini yardımcılar olarak adlandırır (Platon, 2011: 1577-1579).

Kent meselesi netleştirilmeye çalışılırsa Platon’un Devlet’inde birbirini takip eden üç kentten bahsedildiği söylenebilir. Birinci kent, Sokrates’in şu öneriyi yapmasından önce bahsedilen kenttir: “Kentimizi kelimelerle inşa edelim, en baştan başlayarak”. Bu kentle ilgili üç konu gündeme getirilir: kentin kuruluş nedeni, kentin tanımı ve kentteki mübadele ilkesi. Metnin genel tonu göz önüne alındığında bu kent, genel bir kent anlayışını ifade eder, başka bir deyişle tarihsel bir olgu olarak kenti. Sokrates Ademantus’a “kent bizim gözümüzde tamamlanmak için yeterince gelişmedi mi?” (Platon, 2011: 1531) diye sorduğundaysa ikinci kentin gelişimi tamamlanır. Glaukon, Sokrates’in anlattığı ilkel yaşam nedeniyle bu ikinci kenti “domuzlar kenti” olarak nitelendirir; oysa Sokrates’e göre bu gerçek kenttir. Üçüncü kent ise Sokrates’in şu ifadesiyle başlar: “Bu nedenle şehri daha da genişletmek uygundur. Çünkü tarif ettiğimiz bu şehir -sağlıklı şehir- artık yeterli değildir” . Sokrates ikinci şehirden başlangıçta “şişmiş (hastalıklı) bir kent” ve “lükse ulaşmış bir kent” (Platon, 2011: 1531) olarak bahseder, ancak araştırmanın sonunda kentte adalet bulunduğunda burası “güzellik kenti” haline gelir. İlk kentin kurulması için ortaya konan neden ihtiyaçlardır ve bu ihtiyaçlar temelinde kurulan ikinci kentte çiftçiler, duvarcılar, dokumacılar, kunduracılar, bedenle ilgilenecek diğer bazı zanaatkârlar, dülgerler, demirciler, sığırtmaçlar, çobanlar, diğer çoban türleri, tüccarlar, denizcilik faaliyetlerinde uzman olanlar, satıcılar ve gündelikçiler vardır. İkinci şehirden farklı olarak üçüncü şehirde avcılar, taklitçiler, müzikle ilgilenenler, şairler, kentleri gezerek büyük şairlerin şiirlerini seslendirenler, aktörler, koreograflar, girişimciler -tiyatro yöneticileri- , üreticiler, her türlü aksesuar ve özellikle kadınların süsleri ilgili olanlar, hizmet insanları, pedagoglar, dadılar, mürebbiyeler, oda hizmetçileri, kuaförler, iyi aşçılar, kasaplar, domuz çobanları ve doktorlar, muhafızlar (koruyucular) ve yardımcılar (yöneticiler ve savaşçılar) vardır. Listelenen işler bu metindeki “iş” kavramının içeriğini oluşturmaktadır. Bu listeyi metinde kent tartışmasından önce bahsedilen gemi kaptanı, bağcı (üzüm) veya taklitçiler tartışmasında bahsedilen marangoz ve ressamları ekleyerek arttırmak da mümkündür. Bu çokluk “iş” kavramı altında birleştirilebilir, metinden de birleştiği yorumunu çıkarmak mümkündür; bir başka ifadeyle bu çokluğun her bir teriminin “iş” olarak alınabilir. Bu yüzden Sokrates üçüncü kentte araştırdıkları adaleti bulduğunda, ikinci şehrin başlangıcına, özellikle de “kendi işine” ifadesine atıfta bulunur.

Devlet metninin merkezinde, Sokrates’in adalet formülünü ortaya koyduğu iş bölümü yer almaktadır iddiası son çözümlemede çok da yersiz değildir. Kentin ihtiyaçları ancak insanlara iş atfedilerek karşılanabilir, daha doğru bir ifadeyle, bu ihtiyaçlar, insanları işlerle özdeşleştirerek karşılanır. Sokrates bunu şöyle ortaya koyar: “Kent bu ihtiyaçları karşılamaya nasıl yetecektir? Birini çiftçi, diğerini duvarcı, bir başkasını dokumacı yapmaktan başka bir yol var mı? Beden bakımı için bir kunduracı ya da başka bir zanaatkâr da ekleyelim mi?”( Platon, 2011: 1528). Bahsi geçen işler listesindeki her terim bir iş olarak kabul edildiğinde, bir işle özdeşleştirilen her kişi kentin bir yurttaşı olur. Bu özdeşleşme zaten şu soruyu öncelemektedir: “Her biri kendi işinin


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 197.

hizmetini/ürününü, diğerlerinin ortak kullanımına sunmalı mıdır?” (Platon, 2011: 1528). Bu cümledeki “kendi işi” ifadesinin, iş listesindeki her bir terimin genel “iş” kavramı altında değerlendirilmesi dışında başka bir şeye gönderme yapması mümkün gözükmemektedir. Bu anlamda, bölünmeyi mümkün kılan şey de budur. Son çözümlemede, iş bölümünün imkânı genel iş kavramının varlığındadır ve metinden bu yorumu çıkarmak olası gözükmektedir. İş ile işi yapanın özdeşleştirilmesinden hemen sonra kentte çalışma biçimine karar verirler ve çiftçinin ürününü başkalarıyla paylaşmak için üretime dört kat daha fazla zaman ve çaba harcadığı çalışma biçimini tercih ederler. Bu tercihten şu zorunlu sonuçlar çıkacaktır: Birincisi, iş zaman ve çaba ile ölçülür. Bu örnekte, dört farklı işe karşılık gelen dörtlü bir bölümleme söz konusudur. İkincisi, bu çalışma biçiminde, tek bir kişi (çiftçi) için tek bir iş (buğday üretmek) vardır, başka bir deyişle, kişi sadece tek bir şeyle ilgilenir. Bir çiftçi yalnızca çiftçi olabilir; çünkü her insan bu çalışma biçimi meselesinden önce zaten bir işle özdeşleştirilmiştir. Üçüncüsü, bu kişi şimdi diğer ihtiyaçlarını (ev, kıyafet, ayakkabı) karşılamak için bir mübadele ilişkisine girmek zorundadır; çünkü tüm zamanını ve çabasını buğdaydan başka bir şey üretmeye harcamamaktadır. Yani kendi kendine yeterli değildir ve bu üçüncü sonuç nedeniyle başka insanlara (işe eşdeğer) ihtiyacı vardır. İnsan ve iş eşdeğerdir çünkü kentin temelini oluşturan ihtiyaçları karşılamak için insan işle özdeşleştirilmiştir. İhtiyaçlar kentin temelidir ve bu varsayım, kenti inşa etmeden hemen önce sözünü ettikleri ve tarihsel bir olgu olarak kabul edilebilecek ilk kentten gelmektedir. Bu ilk kentin kuruluş nedeni insanların “kendi kendine yetememesi” olarak belirlenmiştir. O andan itibaren, biri belirli bir ihtiyaç için diğerine başvurur ve sonra bu kişi diğer ihtiyaca göre bir başkasına başvurur ve çok sayıda şeyden yoksun oldukları için, insanlar aynı toplulukta bir araya gelir ve birbirlerine yardım etmek için birleşirler. Buna kent adını verirler ve bir şehirdeki mübadele ilkesi şu şekilde özetlenir: “Bir insan bir başkasıyla alışveriş yaptığında ister versin ister alsın, bu her zaman kendisi için daha iyi olduğu düşüncesiyle yapılır”( Platon, 2011: 1528). Dolayısıyla, bu ikinci şehirde bu çalışma biçimini seçmelerinin sonuçları, tarihsel bir gerçek olarak kabul edilebilecek ilk şehre uygundur. Ancak önemli bir fark vardır: İlkinde temel bir neden olarak varsayılan şey, ikincisinde bir seçimin sonucudur. Sokrates, “kentin, her birimizin kendini kendi kendine yeterli olmama, aksine birçok şeyden yoksun olma durumunda bulması nedeniyle oluştuğunu” iddia eder ve Ademantus da buna katılır (Platon, 2011: 1528). Sokrates, bir kentin kuruluşunun bu nedenini, kentin (ilk kentin) doğuşunda tarihsel bir olgu olarak öne sürer. “Kendi kendine yetmeme” (kentin kendi kendine yetmeyeceği bir durum) ne bu metindeki daha önceki bir argümana ne de Platon’un kentin oluşumunu tartıştığı diğer eserlerine atıfta bulunur. İkinci kent Sokrates’in şu sözleriyle başlar: “Kentimizi kelimelerle inşa edelim, en baştan başlayarak ve öyle görünüyor ki onu oluşturacak olan bizim ihtiyaçlarımızdır” (Platon, 2011: 1528). Bu kentin ihtiyaçları (yiyecek, barınma, giyecek ve bu tür şeyler) “birini çiftçi, diğerini duvarcı, diğerini dokumacı yapmak” yoluyla karşılanabilir. Ayrıca bu listeye “bir kunduracı veya bedene bakacak başka bir zanaatkâr” da eklenir. Sonuçta biri çiftçi, diğeri duvarcı vs. olur. Kentin ihtiyaçlarını karşılamak için insanlara işin bu şekilde tahsis edilmesi (ya da belirlenmesi) ve bunun çalışma biçiminin tercihine önceliği göz önüne alındığında iş zaten bölünmüştür. Başka bir şekilde ifade edilirse kentte nasıl çalışılacağı sorusu ortaya çıktığında, zaten bir iş bölümü vardır. Çalışma biçimi tercihinde, bir insanın zamanını ve çabasını göz önünde bulundurarak yalnızca kendi işini mi yapması gerektiği, yoksa zamanını ve çabasını bölerek ihtiyaç duyduğu birkaç işi mi yapması gerektiği tartışılmaktadır. Sonuç olarak, ikinci durumda, bir işçi kendi kendine yeterli olacak ve başkalarına ihtiyaç duymayacaktır. Ancak, ilk seçenekte, bir çiftçi zamanını ve çabasını bölmez, sadece kendi işini yapar; yani bir çiftçi kendi işinde uzmanlaşır ve sonuç olarak kendi kendine yeterli değildir ve başkalarına ihtiyaç duyar. Kenti kelimelerle inşa etmelerinin nedeni adaletin ne olduğuna dair arayışlarıdır. Kentlerinin temeli ihtiyaçlardır ve ihtiyaçlar insanlar arasında bölünen işle sağlanır. Bu bölünmenin nedeni, doğanın insanları farklılaştırması ve “her birinin kendini farklı bir işe adaması” ile açıklanır. “Herkes kendi doğal eğilimine göre sadece bir şeyle ilgilenir.”6 (Platon, 2011: 1529). İş bölümünün bu uygulaması, üç niteliğin (daha fazla, daha iyi, kolay) üretime atfedilmesiyle gerekçelendirilir. Bu andan itibaren kent, iş bölümünün bu uygulaması ile inşa edilir ve bu nedenle gelişmeye başlar ve nüfusu artar.

Felsefe Tarihinde İş Bölümü Geleneğine Karşı Marx ve Engels

Jean-Jacques Rousseau insanlık tarihini yeniden ele aldığı İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine adlı eserinde insanlar arasındaki eşitsizliğin kökeninde mülkiyete dayalı toplumu görür ve “eşitsizliği doğuran ilk eylemin bir tek kişinin yapabileceği işlere birçok elin katılmasında” (1856: 177) olduğunu ifade eder. İş bölümünün kendisinin olumsuzlanması olarak değerlendirilebilecek Rousseau’nun bu yaklaşımı dışında, felsefe geleneği içinde Marx ve Engels’e kadar bu konuda

6 κατὰ φύσιν (kata phúsis) ifadesindeki κατὰ (kata) sözcüğü burada Türkçe’de çıkma hali olarak da adlandırılan “-den hali”ni karşılıyor gibi yorumlanabilir. Bahsi geçen φύσιν (phúsis) kavramı çalışmanın başındaki hipotezde bahsedilen “doğa” anlamına da gelen kavramdır.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 198.

tek bir aykırı ses bulmak mümkün değildir. Başka bir deyişle, felsefe tarihinde iş bölümüne dair ilk izlerin bulunabildiği Platon ve Ksenophon’dan Marx ve Engels’e kadar felsefe tarihi boyunca neredeyse hiçbir metinde iş bölümünün bütünüyle olumsuzlanmadığı iddia edilebilir.

Bir kişinin yalnızca bir işle uğraşmasının sonucunun daha iyi olacağı fikri Platon’dan sonra Aristoteles (2014: 2436), Aziz Augustinus (1854: 354), İbn-i Haldun (1997: 86), Sir William Petty (1888: 47-48), Bernard Mandeville (1991: 234), David Hume (1960: 485), Diderot (1751: 717), Adam Ferguson (2007: 173), Immanuel Kant (1786: 3) gibi filozoflar ve düşünürlerce farklı biçimlerde de olsa çeşitli vesilelerle hep olumlu olarak değerlendirilir ve Adam Smith’te bu olumlama zirvesini bulur (1937). Engels ve Antik Yunan felsefesini yakından tanıyan Marx ilgili gelenek ile gençlik eserlerinden itibaren gerek doğrudan Platon’a, Ksenophon’a atıfta bulunarak gerek dolaylı olarak hesaplaşırlar. Örneğin Alman İdeolojisi metninde “iş bölümünün” ortadan kalkması gerektiğini ifade ederler; zira onlara göre iş bölümü yapıldığı andan itibaren kişinin yaşamını sürdürecek araçları kaybetmek istemiyorsa kurtulamayacağı, herkese dayatılan kesin ve belirli bir faaliyet alanı söz konusudur. Avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmendir ve öyle kalmak zorundadır. Oysa “olması gereken” tahayyülde yani komünist toplumda, genel üretimi toplum düzenler ve böylece avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmadan, farklı zamanlarda ava çıkabilme, balığa gidebilme, hayvan bakabilme ve eleştiri yapabilme imkânı sağlar (2004: 20-21). Marx ve Engels’e göre


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 199.

(1968: 61) “iş bölümü ve özel mülkiyet özdeş ifadelerdir, ilkinde faaliyete göre ifade edilen, ikincide bu faaliyetin ürününe göre ifade edilir” (1968: 93) ve iş bölümünün ortadan kaldırılması dahası çalışmanın, işin ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Bu sebeple, iş bölümü bağlamında Platon ile Aristoteles karşıtlığı (ikisinde de bir işi bir kişinin yapması daha uygundur; lakin Platon’da bu iş, insana doğal eğilimleri gereği atfedilir ve insanın, birden fazla işle meşgul olması adaletsizlik tanımında bulunur, Aristoteles’e göre ise bir yurttaş gençliğinde bir iş, orta yaşlarında başka bir iş, yaşlandığında ise farklı bir iş yapabilir) ile Platon ile Marx ve Engels’in karşıtlığı nitelik olarak farklıdırlar. Bu nitelik farkının açıklanması iki bakımdan önemlidir: Öncelikle iş bölümü konusunun Marx ve Engels’in temel kavramlarında sıkça bulunan Aristoteles referanslarından biri olmadığını, başka bir deyişle iş bölümü konusunda Aristoteles’in pozisyonunun bir uyarlamasını yapmadıklarını ortaya koymak elzemdir; zira Marx ve Engels’in bu konuda Aristotelesçi olarak yorumlanması Platoncu komünizm ile Marksist komünizm anlayışının kolayca yan yana getirilebilmesini sağlar ki bunun kolay olması bir yana mümkün olup olmadığı ciddi tartışmalıdır. Bunun dışında, bu nitelik farkının açıklanması Marx ve Engels’in felsefe tarihinde neden radikal bir kopuş olarak yorumlanabildiğini anlaşılır kılar.

Aristoteles, Politika metninde Platon’un iş bölümü ilkesi temelinde şekillenen kentini doğrudan eleştirirken, Platon’un bu konudaki temel yaklaşımını olumlar. Bu yaklaşım Platon’da “en uygun olan bir kişinin bir iş yapmasıdır” (2011: 1529) olarak ifadesini bulurken; Aristoteles bunu “bir iş en iyi tek bir kişi tarafından yapılır” (2014: 2372) şeklinde ifade eder. Bu ilke ve çeşitli biçimleri Ksenophon’un metinlerinden başlayarak felsefe tarihi boyunca çeşitli metinlerde farklı biçimlerde de olsa tekrar eder. Bu sebepten, çeşitli biçimsel farklılıklara rağmen bu anlayışın bir gelenek olarak okunması böylece mümkün görünmektedir. Platon ve Aristoteles’te bu ilke sadece mevcut olanın analizinde değil, olması gereken olarak ortaya koydukları projelerinde bulunur. Platonun Devlet diyaloğunda, Sokrates ve diğerleri, içinde adalet tanımını buldukları kenti, tarihsel bir olgu olan kentten hareketle kurarlar. Kuruluş sebebini, tanımını ve mübadele ilkesini tarihsel bir olgu olarak var olan kentten alırlar ve “olması gereken” kenti inşa etmeye girişirler. Aristoteles’in araştırmasının amacı ise “en iyi rejimdir” ve bunu mevcut rejimleri inceledikten sonra ortaya koyar. “Çoğunlukla aynı kişilerin hem askerlik hem de çiftçilik yaptığı görülür” ve “aynı insanlar asker, çiftçi ve zanaatkâr olabilir ama ayrıca müzakereci ve hakim de olabilirler (2014: 2417), lakin “aynı anda fakir ve zengin olamaz” (2014: 2418) bunlar Aristoteles’in Politika’da en iyi rejim konusundan önce mevcut rejimlere dair yaptığı tespitlerdir. Aristoteles’e göre (2014: 2503) en iyi rejimde çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar, aşağılık ve erdeme aykırı bir yaşam sürdükleri için kentin vatandaşları olamazlar çünkü yaşamın, politik faaliyetin ve erdemin gelişimi yani eğitim için gerekli olan boş zamandan yoksundurlar. Bu üçü hariç tutulduktan sonra, kent şu kısımlardan oluşur: askeri kısım ile müzakere ve yargı kısmı. Aristoteles bu noktada şu soruyu sorar; bu işleri “ayrı insanlar mı yoksa aynı insanlar mı yapmalı?” ve şöyle cevaplar; bu işler “bir şekilde aynı insanlara, başka bir şekilde farklı insanlara verilmelidir” (2014: 2504). Aristoteles kendi modelini mümkün olan tek model olarak önerir: Ona göre (2014: 2504), bu iki iş aynı insanlara verilmelidir, lakin aynı anda değil, zira bu iki iş bir insanın hayatının farklı dönemlerini gerektirir. Mesela insan gençliğinde biri işe, yaşlandığında başka bir


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 200.

işe uygundur. Böylece, sırasıyla, bir vatandaş şehrin siyasi yapısını oluşturan askeri kısma ve müzakereci kısma katılır. Ve rahiplik işlerini, bu iki sınıfın yaş nedeniyle işleri bırakan emekli üyelerine atfetmek gerekir. Son tahlilde Aristoteles bu soruya zaman temelinde bir çözüm bulmaktadır. Aristoteles’in bu modeli bu anlamda Platon’un karşıtıdır. Marx’ı Aristoteles ile yakınlaştırma, bir arada okuma geleneğinin külliyatındaki vurgu çok büyük ölçüde kullanım-değişim değeri ayrımı üzerindedir. Eğer iş bölümü konusunda böyle bir yakınlaştırma okuması yapılsaydı Marx ve Engels’in gençlik eserlerinden Alman İdeolojisi’ndeki bu konudaki tasavvuru, Aristoteles’in insan yaşamının farklı dönemlerine farklı işlerin atfedilmesinin temelde bir güne indirgenerek uyarlanması olduğu varsayımı ortaya atılabilirdi; lakin Marx ve Engels’in değişim değeri ile kullanım değeri arasındaki ayrım konusunda Aristoteles’e atıfta bulunarak (1894: 213-214) bu ayrım temelinde kendi değer anlayışlarını geliştirdiklerini ya da atıfta bulunmadan iş birliği ve boş zaman analizlerinin Aristotelesçi bir yaklaşımın izlerini taşıdığını iddia etmek mümkün görünse de konu iş bölümü olduğunda temel farklılığın iyi analiz edilmesi gerekir. Bu analiz Marx ve Engels’in felsefe geleneğinden radikal bir kopuş olarak yorumlanabilmelerinin sebebini verir ve bu sebeple önceki bölümde ele alınan ve Platon’un Devlet metninin temel argümanını tekrar ederek analize dahil etmek gerekir; zira Aristoteles Politika metninde tam da bu argümana karşı olarak üstte bahsedilen iş bölümü anlayışını ortaya koyar. Platon’un Devlet metninin merkezinde, Sokrates’in iş bölümü vasıtasıyla adaleti tanımladığı bulunur: İş ile özdeşleşen her kişi kentin yurttaşı olur. Bu tanımlama “kişinin kendi işiyle meşgul olması”7 ilkesiyle özetlenebilecek olan “çalışma tarzına” ilişkin sorudan önce gelir (Platon, 2011: 1526). Daha sonra “bir insan birçok işle uğraştığı zaman mı daha iyi iş görür yoksa bir tek işle” (Platon, 2011: 1529) sorusuyla çalışma tarzı tercihi konuya dahil edilir . Platon’a göre kent, ihtiyaçlar nedeniyle oluşur. Kent, “bir insanın belli bir ihtiyacı için başkasına, sonra başka bir ihtiyacına göre başkasına başvurması” (Platon, 2011: 1528) nedeniyle ihtiyaçların çokluğu nedeniyle aynı yerde toplanmış topluluk olarak tanımlanmaktadır. Kentin ilkesi kişisel çıkar temelinde mübadeledir. Olması gereken kent, Sokrates ve diğerlerinin tasarladıkları kent, bunların üzerine kuruludur. Dolayısıyla kentteki tüm temel ilişkiler ihtiyaçlardan doğar ve bunları sağlamak için iş bölümü daha başlangıçta gerçekleşir. “İş”, birini çiftçi, diğerini duvarcı vb. yaparak bölünür, dağıtılır. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde (2004: 20-21) bu durumu şöyle tarif ederler: “Nitekim işbölümüne başlandığı andan itibaren herkesin kendisine dayatılan ve çıkamayacağı münhasır ve belirlenmiş bir faaliyet alanı vardır; o bir avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirel eleştirmendir ve geçim araçlarını kaybetmek istemiyorsa öyle kalmalıdır” ve kendi tasavvurlarını, olması gerekeni, yani işbölümünün olmadığı durumu ortaya koyarlar: “Herkesin kendine özgü bir faaliyet alanına sahip olmadığı, ancak arzu edilen herhangi bir dalda gelişebileceği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler ve bu da benim için bugün bunu yarın diğerini yapabilmemi mümkün kılar: Sabah avlanmamı, öğleden sonra balık tutmamı, akşam hayvancılık yapmamı, yemekten sonra da eleştiri yapmamı hiçbir zaman avcı, balıkçı

7 Platon’un kullandığı τὸ αὑτοῦ ἔργον (tó aftoú érgon) ifadesi latincede suum cuique olarak Almanca’da jedem das Seine ile karşılanır. Suum cuique, Prusya krallığının en yüksek derece onur madalyası olan Kara Kartal Nişanı’nın üzerinde yazarken, jedem das Seine ise İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazilerin kullandığı bir mottodur ve Buchenwald Toplama Kampı’nın kapısında yazar. Türkçe’de “herkes kendi işine baksın” gibi bir ifade ile de karşılanabilir.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 201.

veya eleştirmen olmadan sağlar”. Buradaki vurgu, ne genel üretimin toplum tarafından düzenlenmesinde, ne bir dalda gelişmede, hatta ne de günün farklı zamanlarındaki farklı faaliyetlerdedir. Vurgu, “özel bir faaliyet alanının” ortadan kaldırılmasındadır yani “avcı, balıkçı eleştirmen olmamak” üzerindedir; çünkü iş ister doğuştan ister öğrenilmiş olsun, herkese iş bölümü tarafından dayatılır. İş bölümü aynı zamanda bireylerin çıkarları ile tüm bireylerin ortak çıkarları arasındaki çelişkiyi de içerir. Ortak çıkar, işin paylaşıldığı bireyler arasında karşılıklı bağımlılık şeklinde ortaya çıkar. Platon’un kentinde, bir ihtiyaç ilişkisi içinde biri diğerine bağımlıdır. Marx ve Engels’in bakış açısına göre, iş bölümü, insanın kendi eylemine yabancılaşmasının ve ona hükmetmek yerine boyun eğmesinin ilk örneği olarak kabul edilebilir, çünkü faaliyet gönüllü, iradi olarak değil, doğal olarak (doğal eğilimlere göre, Platon’da olduğu gibi) bölünür. Ve sonunda insanın maddi hayatı onun amacı, çalışması da onun vasıtası olur. Çalışmanın (Marx ve Engels’in olması gereken olarak tasarladığı), kendini gerçekleştirmeye (Selbstbethätigung) dönüşmesi, bireylerin, kunduracı ile çiftçi arasındaki ilişki yerine (yani Platon’un kentinde ihtiyaçların belirlediği sınırlı ilişki yerine) kendi aralarında birey olarak kurdukları ilişkiye dönüşmesine karşılık gelir. İş bölümünün sonucunda, bireyleri hâlâ üretken güçler ve kendi varoluşları ile ilişki içinde tutan tek bağ olan çalışma aracılığıyla bireylerin “kendini gerçekleştirmesi” imkânsız hale gelir. Maddi hayatın üretimi ve öz-faaliyet (kendini gerçekleştirme), farklı bireylere dağılmasından ve maddi hayatın üretimini öz-faaliyetin ikincil bir biçimi olarak gören bireylerin sınırlanmasından dolayı tarih boyunca birbirinden ayrılmıştır. İş bölümü mükemmelleştikçe bu ayrım derinleşir, maddi hayat amaç, emek (maddi hayatın üretimi) ise araç olarak kendini gösterir. Ancak ve ancak iş bölümü ortadan kaldırılırsa, kendini gerçekleştirme, çalışmanın kendini gerçekleştirmeye dönüşmesine ve “şimdiye kadar insan ilişkilerinde koşullanmış bireylerin bireylerle ilişkilerinin başkalaşımına” (1968: 101) tekabül eden maddi yaşamla örtüşebilir. Böylece bireyler, iş bölümünü kişisel güçlerden (ilişkilerden) nesnel güçlere dönüştürerek bu nesnel güçleri boyun eğdirir ve iş bölümünü ortadan kaldırır.

Marx, işin zamanında yapılmadığında ziyan olacağına dair Platoncu yaklaşımın, İngiliz çamaşırhane işçilerinin fabrikalar hakkındaki yasada tüm işçiler için belirli farklı bir yemek saati belirleyen maddeye karşı isyanında da bulunabileceğini ileri sürer (1993: 412). İşçilere göre faaliyetler düzenlenemezdi; çünkü söz konusu ısıtma, yıkama, aklama, ütüleme, presleme ve boyama işlemlerinden hiçbiri zarar riski olmaksızın belirli bir zamanda kesintiye uğratılamaz; zira tüm işçilere aynı yemek saatini vermek, üzerinde çalışma süreci tamamlanmamış bazı değerli hammaddeleri bile tehlikeye atabilir (1993: 412). “Platonculuk, daha nereye edecek!” (1993: 413). Marx, Kapital’de, bu konuda tepkisini böyle ifade ederek, Platon’u kendi zamanına getirir ve bu konuyla ilgili olarak Platon’un Devlet metnine atıfta bulunur. Devlet’te Platon şöyle yazar:

Bir kimse bir işi yapmak için uygun zamanı kaçırırsa, o iş yapılmamış olur” zira “iş onu yapanın uygun zama-nını beklemez, işi yapan işe uymalıdır. Başka bir deyişle, yapılacak iş, onu yapmak zorunda olanın boş zama-nını bekleme eğiliminde değildir. İşi yapan kişi, onu ikincil bir uğraş olarak görmekten kaçınarak, yapılması gerekeni yapmaya kendini vermelidir” (2011: 1529).


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 202.

Marx bunu şöyle yorumlar:

Platon, topluluk içindeki iş bölümünü, ihtiyaçların çokluğu ve bireylerin eğilimlerinin tek yönlülüğü teme-linde geliştirir. Temel nokta, işçinin işe uyması gerektiğidir, tersi değil, ki bu aynı anda birden fazla sanat icra ettiğinde kaçınılmazdır ve bu nedenle bunlardan biri yan iş olarak yapılır. Bunun sonucu olarak, bir işçi doğal eğilimine göre ve doğru zamanda, diğer faaliyetlerden bağımsız olarak sadece tek bir şey yaptığında her şeyden daha fazla, daha iyi ve daha kolay üretilir (1993: 412).

Platon’un bu ifadeleri, başlangıçta özdeşleştirilenler arasında, yani iş ile işi yapan arasında bir ayrım olduğunun kabulü olarak da okunabilir. Platon’dan farklı olarak Marx, bu pozisyonda işi yapanın, yani insanın tarafındandır, işin değil. Son çözümlemede, Platon’un kentindeki çalışma tarzı, Aristoteles’in en iyi rejimindekine karşıt olarak değerlendirilebilirken, Marx ve Engels, Platon kentinin kurucu ilkesi olan iş bölümüne doğrudan karşıdır; çünkü iş bölümünün dayattığı işin kendisine karşıdır, bu perspektifte sadece bu anlayışlar karşıt olarak değil, aynı zamanda radikal karşıtlar olarak değerlendirilmelidir. Platon’a göre “iş zamanında yapılmazsa ziyan olur”, “iş” belirleyici olandır ve iş, insanı beklemez. Marx’a göre ise belirleyici olan insandır ve insanın kendini gerçekleştirmesi, yabancılaşmanın, özel mülkiyetin ve iş bölümünün ortadan kalkmasıyla mümkündür.

İş Bölümü ve Çağdaş Ekolojik Marksistler

İş bölümü konusunda bir geleneğin ve radikal olarak karşıt iki felsefi pozisyonun ortaya konması yani iş bölümünün Platon, Ksenophon ve Aristoteles’ten ve başlayarak Marx ve Engels’e uzanan felsefe geleneğinde (Rousseau hariç) sürekli olumlu olarak değerlendirilmesi ve Marx ve Engels’in bu konudaki radikal karşıt pozisyonu, kendilerinden sonraki filozof ve düşünürlerin bu konuda pozisyon almak durumunda kalmalarına yol açmıştır. Bu radikal karşıt pozisyon, Marx-Engels’i felsefe tarihinden kopuş olarak adlandırılmalarının temel sebeplerinden biri, belki de en önemlisidir ; yoksa örneğin Feuerbach Üzerine Tezler olarak anılan notların on birincisi yani “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” notu Marx’ı felsefe tarihinde radikal olarak konumlandırmaya tek başına yeterli değildir. Bu karşıtlıkta taraf olanlar dışında onları yakınlaştırma çabasında olanlar da mevcuttur. Örneğin Alain Badiou, ısrarla bu çabasını sürdürmektedir. Badiou, Platon’un Devleti adlı eserinde Devlet metnini günümüze birebir uyarlamaya çalışır ve bu eserde “iş bölümü” yerine polimorfik işçiyi -“Marx’ın çokbiçimli işçi dediği” (2012: 226) ifadesini kullanarak- önerir.

Radikal karşıt iki felsefi pozisyonunun ortaya konduğu Antik Yunan’dan başlayan iş ve iş bölümüne dair yapılan bu araştırma, ekolojik marksizm için farklı bir hareket noktası, farklı bir başlangıç olarak doğa yerine iş kavramı önerisi için taşıdığı potansiyel dışında iç sorunlarının da ortaya konması açısından elzemdir. Marx, 1844 Elyazmaları’nda ilk defa yabancılaşma bağlamında insan-doğa ilişkisi hakkında geliştirdiği felsefi pozisyonu (2009: 71-90) Kapital’de daha sarih hale şöyle getirir:

İş, her şeyden önce insan ve doğa arasındaki bir süreçtir; insanın metabolizmasını kendi işinin dolayımı vası-tasıyla doğa ile düzenlediği ve kontrol ettiği bir süreçtir. İnsan doğal bir güç olarak doğal maddenin kendisiyle karşı karşıya gelir. Doğal maddeyi


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 203.

kendi yaşamına yararlı bir formda uygun hale getirmek amacıyla fiziksel varlığına, kollarına ve bacaklarına, başına ve ellerine ait doğal güçleri harekete geçirir. Bu hareket aracılığıyla kendi dışındaki doğaya etki ederek ve onu değiştirerek, aynı anda kendi doğasını da değiştirir (1993: 199-200).

Marx teknik olarak işin genel tanımını verir ve ekonomi tarafından tam olarak indirgenememiş genel bir iş kategorisini ortaya koyar. Kaynağı insanın kendi doğal karakterinde olan işin doğal boyutunu hatırlatır ve ekonomistlerin anlayışından çok daha geniş bir anlamda işin üretim boyutunu vurgular -ki bu boyut onun kendini gerçekleştirme olarak ve toplumsal olarak değerini gündeme getirir. Dolayısıyla, modern iş anlayışından öte, bu anlayışın da temelinde bulunan ve en genel anlamıyla işin üretken boyutunu içeren bu vurgu, çalışmanın, işin ve dolayısıyla iş bölümünün ortaya çıkışının insan toplumlarının Sanayi Devrimi’nden önceki bir gerçekliği olduğu üzerindedir. Bu argümanı ve tarihsel gelişimini Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni eserinin “Barbarlık ve Uygarlık” başlıklı bölümünde detaylı inceler (2021: 177-200). Ekonomik indirgemeye uğramadan insanın doğayla ilişkisinde söz konusu olan işin bu ilk boyutunun göz önünde bulundurulması gerekir; zira iş sorunu doğrudan doğruya insanın doğa üzerindeki kontrolü sorunu yani çağdaş bir adlandırmayla ekolojik sorundur. Canlı varlıkların metabolizmalarının çevreyle değişim ilişkisi, insan söz konusu olduğunda ihtiyaçların karşılanmasında (nefes alıp vermek gibi birkaç istisna dışında) ciddi farklılaşır, iş ve üretim biçimini alır dolayısıyla son çözümlemede iş sorunu ekoloji ve ekonominin kesiştiği noktadır. İşin tamamen ekonomiye indirgenmeden önce bu boyutuyla ele alınması, iş sorunun doğa sorunun kılavuzu ve hatta anahtarı olabilmesini sağlayabilir. Son çözümlemede insan-doğa arasındaki bir süreç olarak iş düşünüldüğünde, insan-iş ilişkisinin ve iş-doğa ilişkisinin göreli olarak daha basit bir formda olmaları yanı sıra hipotez olarak önceliklerinden de bahsedilebilir. Bu araştırmanın sonuç kısmında yer verilen doğayı konumlandırma güçlüğü ve insan-doğa ilişkisinin girift yapısından kaynaklanan sorunlara rağmen çağdaş ekolojik Marksistler açısından insan-doğa ilişkisi belirleyicidir; başka bir deyişle Marx’ın metinlerinden ekolojik bir yorum çıkarmak amacıyla insan-doğa ilişkisine odaklanırlar; lakin amaç ile başlangıç noktasının ya da belirleyici eksenin çakışması zorunlu değildir. Bahsi geçen ekolojik yorum insan-iş ilişkisinden hareketle de çıkarılabilir gibi gözükmektedir. İnsan-iş ilişkisinin genel olarak çağdaş ekolojik Marksistlerin doğrudan odaklandıkları bir konu olmadığı, bu araştırmada ortaya konulan radikal karşıtlıkta Marx’ın pozisyonunun tarafında oldukları lakin iş ve iş bölümünün, insan-iş ilişkisinin ekonomik indirgeme olmaksızın pek ele alınmadığı iddia edilebilir. Örneğin, Daniel Tanuro, iş bölümünü kapitalist sömürü ve ekolojik yıkımın temel bir özelliği olarak görür; ona göre mevcut iş bölümünden farklı yeni bir iş birliği biçimi ve ekonomik sistemde temel bir dönüşüm gerekmektedir (2011). Tanuro, Kapitalizmin doğası gereği çevreye zarar verdiğini, çünkü ekolojik sürdürülebilirlik yerine kâra öncelik verdiğini savunarak ekolojik krizi aşmanın tek yolunun, kapitalizmde var olan iş bölümüne karşı çıkarak ekonomik sistemi temelden dönüştürmektir (2011). Tanuro son çözümlemede iş bölümünü kapitalist sömürünün temel bir özelliği olarak görmektedir. Zihinsel ve kol emeğinin birbirinden ayrılmasının yanı sıra farklı endüstriler ve bölgeler arasındaki iş bölümünün, kapitalistlerin işçilerden ve kaynaklardan artı değer elde etmesine olanak tanıdığını savunur (2011). Tanuro, kapitalist iş


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 204.

bölümünün yerini alacak yeni bir iş birliği biçimine duyulan ihtiyacı ortaya koyarken yeni iş birliği biçiminin, planlamaya daha demokratik ve katılımcı bir yaklaşımın yanı sıra ekolojik sürdürülebilirliği daha fazla içermesi gerektiğini ifade eder (Graham, 2023). Bu anlamda, Tanuro, belirli bir tarihsel dönemin iş bölümü anlayışından bahsetmekte ve yeni bir iş birliği biçiminde alternatif bir iş bölümü modeli üzerinde durmaktadır. İş bölümünün kendisinin sorgulanması gündeme getirilmez; bu aslında temelde Marx’ın ekonomi tarafından tam olarak indirgenememiş genel bir iş kategorisinin göz ardı edilmesi olarak yorumlanabilir. Diğer bir çağdaş, James O’Connor ise temelde iş ve doğa arasındaki ilişkiyi ve işin çevreyi nasıl etkileyebileceğini vurgular (Spence, 2000). O’Connor’un genellikle ekolojik görüşleriyle ilişkilendirilen “ikinci çelişki” tezi, kapitalizmin hem emeği sömürme hem de doğadan kaynak çıkarma ihtiyacı nedeniyle bir birikim kriziyle karşı karşıya olduğunu, kapitalizmin birikim güdüsünün ekolojik krizlere yol açtığını ve işin çevre için sürdürülebilir bir şekilde örgütlenmesi gerektiğini savunur (1980). O’Connor, iş-doğa ilişkisini temele alırken insan-iş ilişkisi ise kapitalizmin emek sömürü altında yorumlanmakta, dolayısıyla yine ekonomik indirgemeden yeterince nasibini almış gözükmektedir. Paul Burkett ise Marx’ın teorisi ile ekoloji arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşır, kapitalizmde iş bölümünün sonucunda işçilerin birbirlerinden olduğu kadar doğal dünyadan da kopmalarına yol açtığını savunmaktadır ve Burkett’e göre bu kopuş, işçileri kendi metalaştırılmış geçim araçlarını üretmek için gerekli olandan daha uzun çalışma sürelerini kabul etmeye zorlayan şeydir (Aguiar, 2007). Burkett, Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve gelecek vizyonunun merkezinde yer alan üretim sürecinde doğanın rolünü anlamanın önemini vurgulamaya çalışır; zira Marx’a göre hem doğa hem de iş zenginlik ya da kullanım değerlerinin üretimine katkıda bulunur ve iş, ancak “insan ve doğa” arasında madde alışverişini gerçekleştirerek zenginlik üretebilir (Empson, 2015). Burkett’e göre, iş bölümü üretimi yerel doğal koşullara göre daha az, üreticiler arasındaki sosyal bağlantılara göre daha çok belirler (Wark, 2015) ve üretim, insan ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir şekilde karşılamaktan ziyade kâra yönelik hale geldiğinde ekolojik sorunlara yol açmaktadır (Aguiar, 2007). Burkett son çözümlemede, iş bölümünün kapitalizmin ekolojik sonuçlarını anlamak için önemli bir konu olduğunu ve Marx’ın teorisinin bu sorunların nasıl ele alınacağına dair önemli içgörüler sağladığını öne sürmekte olsa da insan-iş ilişkisinin ekoloji sorunuyla doğrudan bağını kurmaktan kaçınır, vurgu ve hareket noktası “insan-doğa” ilişkisi üzerinde kalır. Ekolojik anlayışın, büyümenin peşinde koşan değerlere dayalı bir toplumsal örgütlenmenin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir toplumsal ilişkiler dönüşümü perspektifinden ayrılamayacağını savunan André Gorz, İşçi Sınıfına Veda adlı eserinde bir zamanlar kapitalizmi yıkabilecek devrimci güç olarak görülen geleneksel işçi sınıfının artık ortak bir misyona sahip birleşik bir grup olarak var olmadığını savunur (Hyman, 1983). Gorz, üretken işin doğasının öncelikle artan iş bölümü yoluyla evrimleştiğini ve işçi kolektifinin üretken gücünün bir bütün olarak toplum için uyarlanmış bir özgürleşme aracı haline gelebileceğini hayal etmeyi imkânsız kıldığını iddia eder (Fourel, 2014). Gorz bunun yerine, çalışmanın artık toplumun merkezi örgütlenme ilkesi olmadığı bir çalışma sonrası toplumu gündeme getirir ve evrensel temel gelirin, ekonomik baskının acısını azaltmaya yardımcı olabileceğine ve çalışanların işe karşı çıkma ve işi reddetme


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 205.

becerilerini güçlendirebileceğini ileri sürer (Vrasti, 2017). Gorz’a göre ücretli iş ekonomisine katılımın kısıtlanması ve kapitalizmin üretimci ideallerine karşı çıkılması gerekir (Harris, 2023). Gorz’un çalışma sonrası toplum önerileri ve düşüncesinde kapitalist toplumlarda var olan yapısal eşitsizliklerin ağırlığı tartışmalı olsa bile oldukça özgün bir yaklaşımı olduğu konusunda hakkını teslim etmek gerekirken ekolojinin ekonomik indirgemeye uğramadığını iddia etmek biraz güçtür. John Bellamy Foster ise kapitalist iş bölümünün kaldırılmasını, yararlı ve zevkli işlerin merkeziliğini vurgulayan William Morris’in görüşleriyle bağlantılı olarak dile getirmiştir (2017). Mevcut iş bölümüne meydan okuma ve dönüştürme ihtiyacı konusunda Morris ile benzer bir perspektifi paylaştığı yorumunu çıkarmak mümkündür. Edward Bellamy’nin çalışma hakkındaki görüşleri bağlamında Foster, Bellamy’nin çalışmayı hala bir zevkten ziyade bir acı olarak gördüğünü ve nihai amacın onu aşmak olduğunu belirtmektedir. Mevcut çalışma anlayışı yerine çalışmaya daha tatmin edici ve anlamlı bir yaklaşım getirilmesi gerektiğini savunur (2017). Foster’a göre, insanın işi ile yabancılaşmasıyla doğanın sömürülmesi arasındaki ilişki sermayenin “doğanın özgür armağanlarına” el koymasına dayanır (2020). Bu anlamda Foster insanın işi ve doğanın karşılıklı bağımlılığını ve her ikisinin de yabancılaşmasını analiz etmeyi önerir. Foster’ın bu önerisi kapitalizm öncesi toplumları da dahil ederek düşünülebilse insan-iş ilişkisinden başlamak önerisine en yakın çağdaş ekolojist Marksist yorum olduğu iddia edilebilir

Sonuç

Ekolojik Marksizm için belirleyici bir hareket noktası olduğunu varsaydığımız insan-doğa ilişkisi yerine; insan-iş ilişkisinin hareket noktası olarak önerisine dair bu çalışmanın temel sebeplerinden birisi “doğa”nın konumlandırılmasının güçlüğüdür. Doğa, insanın dışında konumlandırıldığında ayrı, insanı doğanın bir parçası ya da insanla doğayı bir bütün olarak ele almaya çalışıldığında ayrı problemler ile karşı karşıya gelinir. Doğa insanın dışında konumlandırıldığında nesneleşmesinden kaçınılamaz; doğanın nesne olduğu bir anlayışın da ekolojik olması beklenemez. Diğer durumda ise ilişkinin terimleri muğlaklaşır; parça-bütün ilişkisi ya diyalektik problemi ya da ontoloji problemi getirir. Örneğin doğaya içsel bir değer atfedilirse onu besleyen ontolojik bir statü verilmesi gerekir (Humphrey, 2003). Marx’ın doğa görüşünden incelikli bir çalışmayla doğanın içsel değerini çıkarmanın yanı sıra toplumdan ayrı bir doğanın hiçbir anlamı olmaması sebebiyle “dışsal doğa” kavramının reddini gerektirir; zira bu anlayışta doğanın nesneleşmemesi gerekir lakin bu en hafif tabirle diyalektiğe rahmet okutmak anlamına gelir. İnsan-doğa ilişkisinden yola çıkmanın olası problemli sonuçlarından bir örneğini Foster, “kapitalizm altında doğanın yabancılaşmasına işaret eden daha gelişmiş diyalektik bir perspektifi dışladıkları” iddiasıyla sonlandırdığı Neil Smith ve Noel Castree eleştirisinde yer verir (2016). Bir başka problem ise Antik Yunan’da phúsis (φύσις) olarak adlandırılan kavramın doğrudan “doğa” olarak düşünülmesidir. Bu konudaki felsefe metinlerini okurken kavramın çok anlamlılığın gözetilmesi gerekir; zira phúsis (φύσις), “doğa” anlamında, canlı ve cansız varlıkların özellikleri ve nitelikleri de dahil olmak üzere doğal dünyaya atıfta bulunabilir, “kişilik” olarak, kişinin huy ve eğilimleri de dahil olmak üzere kişiliğinin doğasını tanımlamak için kullanılabilir, “form ve şekil” anlamında doğal dünyadaki şeylerin biçim ve şekline de atıfta bulunabilir, “yerleşik ya da doğal düzen” olarak (hristiyan teolojisinde)


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 206.

şeylerin kurulu ya da doğal düzenini ifade etmek için kullanılabilir ve Aristoteles’in en yüksek insani “iyi” için kullandığı terimdir. Yine phúsis kavramının kapsayıcı bir “bütüne” dair vurgusu, onun üzerinden çalışmayı da bu anlamda güçleştirir. Son çözümlemede, doğa (phúsis) yerine işten (érgon) yola çıkmak önerisi, başka bir deyişle insan-doğa ilişkisi yerine insan-iş ilişkisinden başlayarak ekolojik bir çıkış bulmak, anlayış geliştirmek; belki phúsis kavramının kökenindeki çok anlamlılığından da kaynaklanan problemlerden münezzeh bir pozisyon için öneri olabilir. Bu öneri aynı zamanda Marx-Engels öncesine de ekoloji tartışmasında yer vermek anlamına da gelir; böylece iş kavramından yola çıkmanın da ilk bölümde tartışılan başka problemleri ( örneğin Antik Yunan’da iş ve iş bölümü kavramının olup olmadığı) ortaya çıkarabileceğini göz ardı etmeden, felsefe tarihinde iş ve iş bölümünün ele alınmasının ekolojik yaklaşımın tarihsel sürekliliğini kurma imkanını da içinde taşıdığı iddia edilebilir.

Kaynakça

Acton, P. (2014) Poiesis : Manufacturing in Classical Athens, New York : Oxford University.

Aguiar, J. (2007) “Capital and Nature: An Interview with Paul Burkett”, https://climateandcapitalism.com/2007/04/26/capital-and-nature-an-interview-with-paul-burkett/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Aristote (2014) Œuvres Complètes, (Bütün Eserler), Pierre Pellegrin, Paris : Flammarion.

Augustin, S. (1854) La Cité de Dieu, Paris : Chez Jacques Lecoffre Et Cie, Libraires.

Badiou, A. (2012) La République de Platon, Paris: Librairie Arthème Fayard.

Beaufret, J. (1973) Dialogue avec Heidegger Philosophie Grecque, Paris: Minuit.

Descat, R. (1986) L’acte et L’effort Une ideologie du travail en Grèce ancienne (VIIIe-Ve siècle av. J.-C.), Paris: Les Belles Lettres

D’Hombres, E. (2005), Une «société d’individus» : généalogie de la problématique de l’intégration, Basılmamış Doktora Tezi, Lyon: Université Lumière Lyon 2.

Diderot, D. ve J. L. R. d’Alembert (1751) Encyclopédie ou Dictionnaire raisonné des sciences, des arts et des métiers, Paris : Chez Briasson, Chez David, Chez le Breton, Chez Durand.

Empson, M. (2015) «Marx and Nature: A Red and Green Perspective”, https://climateandcapitalism.com/2015/01/04/marx-nature-red-green-perspective/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Engels, F. (1986) Herrn Eugen Dührings Umwälzung der Wissenschaft, Anti-Dühring, Stuttgart : Dietz.

Engels, F. (2021) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, İstanbul : Türkiye İş Bankası Kültür.

Ferguson,A. (2007) An Essay on the History of Civil Society, Cambridge : Cambridge University.

Foster, J. B. (2016) “Marx’s Ecology and the Left”, https://monthlyreview.org/2016/06/01/marxs-ecology-and-the-left/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Foster, J. B. (2017) «The Meaning of Work in a Sustainable Society», https://monthlyreview.org/2017/09/01/the-meaning-of-work-in-a-sustainable-society/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Foster, J. B. (2020) “Return of Nature and Marx’s Ecology”, https://johnbellamyfoster.org/articles/return-of-nature-and-marxs-ecology/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Fourel, C. ve F. Gollain, (2014)“André Gorz: Thinker of Emancipation” https://booksandideas.net/Andre-Gorz-Thinker-of-Emancipation, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Graham, N. (2023) “Planning and the Ecosocialist Mode of Cooperation”, https://monthlyreview.org/2023/07/01/planning-and-the-ecosocialist-mode-of-cooperation/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Harris, N., J. Z. Garcia ve L. Ford (2023) “André Gorz and contemporary Frankfurt School Critical Theory: Alienation, eco-socialism and post-productivism”, https://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/1468795X221145833 , indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Hume,D. (1960) A Treatise of Human Nature, Oxford : Clarendon.

Humphrey, M. (2003) “’New Marx for Old? Marxism, Humanity, and Ecology’, Preservation Versus the People? Nature, Humanity, and Political Philosophy”, https://doi.org/10.1093/0199242674.003.0005, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Ekolojik Yaklaşım için Alternatif Bir Başlangıç Önerisi: Felsefe Tarihinde İş ve İş Bölümü”, Praksis, 64 (2024/1), 207.

Hyman, R. (1983) ”Andre Gorz and his Disappearing Proletariat”, Miliband, R ve John Saville (der.), The Socialist Register 1983 içinde, London: The Merlin.

Kant, I. (1786) Grundlegung zur Metaphysik der Sitten, Riga : bey Johann Friedrich Hartknoch.

Khaldûn, I. (1997) Discours sur l’histoire Universelle, Al-Muqaddima, Paris : Sindbad.

Mandeville, B. (1991) La Fable des Abeilles, Paris: Libraire Philosophique J. Vrin.

Marx, K. (1993) Le Capital, Critique de l’économie politique, Paris : Presses Universitaires de France.

Marx, K. (2009) 1844 El Yazmaları , İstanbul : Birikim

Marx, K., ve F. Engels (1975) Collected Works, Cilt 30, New York:International Publishers.

Marx, K, ve F. Engels (1976) Gesamtausgabe Abt. 2. Das Kapital und Vorarbeiten Bd. 3. Zur Kritik der politischen Ökonomie (Manuskript 1861 – 1863) / Karl Marx Text : Teil 1, Berlin: Dietz.

Marx, K, ve F. Engels (1991) Gesamtausgabe Abt. 2. Das Kapital und Vorarbeiten Bd. 10. Das Kapital Kritik Der Politischen Ökonomie Erster Band Hamburg 1890/ Karl Marx Text, Berlin: Dietz.

Marx, K. ve F. Engels (2004) Marx-Engels-Jahrbuch 2003, Die Deutsche Ideologie : Artikel, Druckvorlagen, Entwürfe, Reinschriftenfragmente und Notizen zu « I. Feuerbach » und « II. Sankt Bruno », Berlin : Akademie Verlag.

Marx, K. ve F. Engels (1968) L’idéologie Allemande, Paris: Éditions Sociales.

O’Connor, J. (1980) “Review Essays: The Division of Labor in Society: (Emile Durkheim, The Division of Labor in Society, The Free Press, New York, 1964.)”, https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/089692058001000108, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Peaucelle, J.-L., (2006) “Adam Smith’s use of multiple references for his pin making example “, The European Journal of the History of Economic Thought, 13 (4): 489-512.

Petty, S. W. (1888) Essays On Mankind And Political Arithmetic, London: Cassell & Company.

Platon (2011) Œuvres Complètes, (Bütün Eserler), Luc Brisson, Paris : Flammarion.

Pöhlmann R. v (1925) Geschichte der sozialen Frage und des Sozialismus in der antiken Welt, Münih: C. H. Beck’sche.

Réaumur, R. A. F. d. (1761) Art de l’Épinglier, Paris : Saillant et Nyon.

Rousseau, J.-J. (1856) Œuvres Complètes, Paris : J. Bry Aîné.

Smith, A. (1937) An Inquiry Into The Nature And Causes Of The Wealth Of Nations, New York :The Modern Library.

Spence, M. (2000) “Capital Against Nature: James O’Connor’s theory of the second contradiction of capi-talism. Capital & Class”, https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/030981680007200105 , indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Tanuro, D. (2011) “Foundations of an ecosocialist strategy”, https://climateandcapitalism.com/2011/09/01/foun-dations-of-an-ecosocialist-strategy/ , indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Vernant, J. (1956) Aspects psychologiques du travail dans la Grèce ancienne, La Pensée, 66: 80-84.

Vernant, J. (1988) Mythe et pensée chez les Grecs: Études de psychologie historique, Paris: La Découverte.

Vrasti, W. (2017) “6 Things André Gorz Can Teach Us About Building a Post-Work Society”, https://no-varamedia.com/2017/08/08/6-things-andre-gorz-can-teach-us-about-building-a-post-work-society/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Wark, M. (2015) “Marx and Nature”, https://publicseminar.org/2015/01/marx-and-nature/, indirilme tarihi: 23 Ağustos 2023.

Xénophon (1949) Économique, Paris : Les Belles Lettres.

Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche

by Aşkın Yücel Seçkin 13 Ocak 2025
Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 301.

Dr. Aşkın Yücel Seçkin1

ÖZ

Soru önerileri makale dizisinin bu üçüncü makalesinde Immanuel Kant ve Friedrich Wilhelm Nietzsche feragat bağlamında ele alınmaktadır. Nietzsche’nin ve Kant’ın ifadelerindeki kesinlik ve felsefi pozisyonlarındaki dikkat çekici netlik, kendilerinden sonra gelen filozofların kendilerine kayıtsız kalamamalarına yol açmaktadır. Bu kesinlik ve netlik, iki filozofun düşünceleriyle birlikte kendilerinin de tartışma konusu olmalarının bir nedeni olarak görülebilmesinin yanı sıra feragat (vazgeçme) ve rezerv bırakma arasındaki ilişkiye dayalı bir araştırma yapma imkanını da verir. Kant’ın yaklaşımının ahlak yasası için koşullu olandan vazgeçmek, Nietzsche’nin yaklaşımını ise iktidar iradesinin (güç istencinin) olmadığı alandan vazgeçmek olarak yorumlanmasına dair bir soru önerisinin zemini kurmak amacıyla; ilk bölümde Kant ve Nietzsche’nin yaklaşımları “değer” ile ilişkili olarak “koşullu” ve “koşulsuz” ikiliği, ikinci bölümde “ahlak” ile ilişkili olarak “ herkes için bir defalığına” ve “ herkes için her seferinde” ikiliği ve sonuç bölümünde Orta Çağ’ın aşkınlık anlayışı eleştirisi üzerinden kısaca değerlendirilmeye çalışılır.

Anahtar Kelimeler: feragat, Kant, Nietzsche, koşullu, koşulsuz

ABSTRACT

In this third article of the series of question proposals, Immanuel Kant and Friedrich Wilhelm Nietzsche are analysed in the context of renunciation. The certainty in Nietzsche’s and Kant’s statements and the remarkable clarity of their philosophical positions cause philosophers who come after them to be indifferent to them. This certainty and clarity can be seen as a reason why the two philosophers themselves, along with their thoughts, have been the subject of debate, as well as providing the opportunity to conduct a research based on the relationship between renunciation and reserving. In order to establish the basis for a question proposal on the interpretation of Kant’s approach as renouncing the conditional for the moral law and Nietzsche’s approach as renouncing the area where the will to power does not exist; in the first part, Kant’s and Nietzsche’s approaches are briefly evaluated through the dichotomy of “conditional” and “unconditional” in relation to “value”, the dichotomy of “once for all” and “every time for all” in relation to “morality” in the second part, and the criticism of the medieval understanding of transcendence in the conclusion.

Keywords: renunciation, Kant, Nietzsche, conditional, unconditional

1 Dr., ORCID: 0000-0002-3099-2157


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 302.

Giriş

Felsefenin başlangıcından -en azından “felsefe” sözcüğünün ilk ortaya çıkışından- başka bir deyişle “felsefenin doğum yeri” olarak genel kabul gören Antik Yunan’dan günümüze kadar oluşturulmuş eserlerin tamamı düşünüldüğünde devasa bir okyanusun içinde kaybolma hissi olağandır. Bu okyanusun içinden rastgele ya da herhangi bir karşılaşma sonucunda tanışılan düşünürler ve onların eserlerini incelemek de bu okyanusta bir ada bulmak gibi düşünülebilir. Bazı durumlarda bu ada öyle büyük gelir ki sanki dünyanın tamamı o adadan ibaret gibidir; sonra adanın kıyısından yeniden engin okyanus kendini gösterir. Bazı durumlardaysa böyle bir ada bulunmaz; sanki bir tekneyle oradan oraya sürükleniyor gibi olunabilir: düşünürden düşünüre, bir eserden başka bir esere… Belirli bir doktrin altında çalışılmıyorsa, tamamen antik limana sığınılmamışsa ya da felsefe yerine sadece felsefe tarihi incelenir hale gelinmemişse; bu kaybolma, sürüklenme ya da bir süreliğine dünyanın tamamı sanılan adanın küçüklüğü ya da okyanusun devasa oluşu karşısındaki hayal kırıklığı hissi ancak felsefe metinleri incelenirken belirli bir felsefe tarihi okumasının onlara eşlik etmesiyle karşılanabilir. Belirli bir felsefe tarihi okuması kadar bir soru ortaya koymak da başka bir deyişle bir pencere açmak, bir öneri oluşturmak da bir o kadar önemlidir; zira anahtar işlevi gören bu soru olmaksızın felsefe tarihi okumasının kapısı içeriden kilitlidir denilebilir. Son çözümlemede, bu çalışma temelde bir soru önerisi vermeye çalışır. Bu açıdan ele alındığında, bu çalışma belirli bir felsefe tarihi okuması başlangıcı için bir ipucu olarak Immanuel Kant’ın yaklaşımının ahlak yasası için koşullu olandan vazgeçmek, Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin yaklaşımını ise iktidar iradesinin (güç istencinin) olmadığı alandan vazgeçmek olarak yorumlanmasına dair bir soru önerisi içerir. Bu anlamda, ilgili sorunun yanıtlanmasının bu çalışmanın sınırlarının ötesinde olduğunu ve çok daha kapsamlı bir araştırma gerektiğini göz önünde bulundurarak, bu çalışmanın temel motivasyonunun bu kapsamda bir çalışmanın yapılmasına yol açabilecek soru ya da sorular önermek ve soru önerilerinin zeminini kurmak olduğunu ifade etmek gerekir.

Nietzsche’nin ve Kant’ın eserlerindeki ifadelerde bulunan kesinlik ve iki filozofun felsefi pozisyonlarındaki netlik dikkat çekicidir. Düşüncelerini ifade etmek için kullandıkları ifadeler çok kesindir ve bu sebeple “kendilerinden emin oldukları” izlenimini yaratırlar. Diğer yandan aldıkları felsefi pozisyonların netliği, kendilerinden sonra gelen filozofların ve düşünürlerin kendilerine kayıtsız kalamamalarına yol açar. Bu durum, iki filozofun düşünceleriyle birlikte kendilerinin de sıkça tartışma konusu haline gelmelerinin de bir nedeni olarak görülebilir. Aynı neden feragat (vazgeçme) ve rezerv bırakma arasındaki ilişkiye dayalı bir araştırma yapma fırsatı da sunar; zira bazı durumlarda filozofların bütün düşüncelerini bir defada ifade etmedikleri görülebilir. Bu çekinme durumu düşüncelerini daha sonra geliştirmek üzere bir erteleme olarak da değerlendirilebileceği gibi rezerv bırakılan düşüncenin felsefi pozisyonlarının asli unsuru olarak projenin tamamına yayılması sebebiyle doğrudan üzerine bahis açılmaması (ya da sınırlı değerlendirme yapılması) olarak da yorumlanabilir. Bu ikincisine verilebilecek belki de en iyi örnek Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in sistemindeki “zaman”dır. Hegel, zamanı arka planda bırakarak olumsuzlama, kavram, tarih ve zihne odaklanır. Hegel’in projesinin bütünü (eserlerinin tamamı) göz önüne alındığındaysa “zaman”ın gençlik eserlerinden itibaren projenin tüm


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 303.

aşamalarına eşlik ettiği iddia edilebilir.2 Bazı filozoflarsa, özellikle de Kant ve Nietzsche gibi ifadeleri kesinlik taşıyanlar, düşüncelerini hiçbir çekinme olmaksızın, sonraya bırakmaksızın (metnin planı dahilinde sonraya bırakılanlar hariç) tamamıyla ortaya koyarlar. Çekince taşımayan ifadeler determinist bir karakter taşırlar. Buna karşılık vazgeçmeleri içeren şey (bir hazne gibi düşünülebilir), her kesin kararla birlikte büyür, başka bir deyişle verilen her hüküm aynı zamanda verilmeyen diğer hükümlerden vazgeçmek anlamına gelir; tıpkı daha önce düşünülmemiş olanların (haznesinin) her düşünme eylemiyle artması gibi. Bu ikisinden (kesin karar ve vazgeçilenler) birinin diğerinin temeli olduğunu iddia etmek de diğerini ikinci plana atmak olarak değerlendirilip, bu durumun kendisini bir feragat jesti olarak okumak mümkündür. Bu nedenle “feragat” üzerine bir araştırma iki yönlü (diyalektik) bir karakter taşır; zira her belirlenim, başka bir şeyden vazgeçmeyi içerir. Bu araştırma da Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi metninin önsözünde Kant’ın, bu metindeki temellendirmenin, ahlakın en yüce ilkesinin araştırılması ve belirlenmesinden başka bir şey olmadığını ve bu ilkenin tek başına, niyeti itibariyle bütünlüklü ve diğer tüm ahlaki araştırmalardan ayrı bir iş oluşturduğunu ifade ederek koşullu olandan vazgeçtiğini ilan ettiği, başka bir deyişle koşulsuz olanın temel olduğunu ortaya koyduğu yorumu altında çalışır (2016 [4:392]: 8). Bu bağlamda ilgili soru önerisi, ilk bölümde Kant ve Nietzsche’nin yaklaşımları “değer” ile ilişkili olarak “koşullu” ve “koşulsuz” ikiliği, ikinci bölümde “ahlak” ile ilişkili olarak “herkes için bir defalığına” ve “herkes için her seferinde” ikiliği3 ve sonuç bölümünde Orta Çağ’ın aşkınlık anlayışı eleştirisi ekseninde kısaca değerlendirilir.

Koşullu ve Koşulsuz Olan

Kant’ın Ahlak Metafiziğinin Temellendirmesi başlıklı eserinde yer alan postulat “dünyada ya da dünyanın dışında, yalnızca iyi irade dışında, kısıtlama olmaksızın iyi olarak kabul edilebilecek herhangi bir şey düşünmek mümkün değildir” şeklinde ifade edilir (2016 [4:394]: 12). Bu postulat Son çözümlemede iyi iradenin kısıtlama olmaksızın iyi olduğunun kabul edilmesini ifade eder. “Genel ahlaki akıl yürütmeden felsefi akıl yürütmeye geçiş” başlıklı ilk bölümde Kant, koşullu olanla koşulsuz olanın karşıtlığını kurar. İyi irade ile doğanın ve talihin armağanlarını karşılaştırır ve bunları koşullu ya da koşulsuz olmalarına göre ayırır (2016 [4:393-394]: 11-12). Kant, iyi iradenin ahlaki bir değere sahip olması yani bir yükümlülüğün temeli olması gerektiğini iddia eder ve koşulsuz olanı “yükümlülük ilkesi insanın doğasında ya da bu dünyada içinde bulunduğu koşullarda değil, a priori olarak yalnızca saf aklın kavramlarında aranmalıdır” ifadesiyle meşrulaştırır (2016 [4:389]:

2 Christophe Bouton, zaman üzerine Hegelci düşüncenin uzun süre ihmal edilmesinin nedenini Heidegger’in Varlık ve Zaman eserinin 82. Paragrafında Hegelci zaman kavramının kaba zaman anlayışının en radikal kavramsal gelişimini temsil ettiğini belirtmesi olarak ifade eder bkz. Heidegger  (1986 : 428). Aynı çalışmada Bouton, rezerv bırakma jestine atıfta bulunmasa da Hegel’in zaman anlayışını   “Zamanın Diyalektiği”,  Zaman ve Olumsuzlama ,  “Zaman ve Kavram” , “Zaman ve Tarih” başlıkları altında inceleyerek Hegel’in projesindeki sürekliliğini ortaya koyar bkz. Bouton. (2007).

3 İkililerin anlamları içerikteki yoğunluklarına göre ele alınmaktadır; başka bir deyişle ayrımlar kategorik değildir.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 304.

5).

Nietzsche erdem için koşullu olanı tercih eder ve ayrıca bir erdemin yaşamsal bir koşul tarafından belirlenmediği takdirde tehlikeli olacağını ileri sürer. Erdem bizim icadımız, savunmamız ve kişisel ihtiyacımız olmalıdır; bunun dışında başka herhangi bir anlamda sadece bir tehlikedir; çünkü yaşamsal bir koşul olmayan şey yaşam için zararlıdır. Nietzsche’ye göre Kant’ın olmasını istediği erdem yani yalnızca erdem fikrine duyulan saygı nedeniyle var olan bir erdem bu yüzden tehlikelidir (1943: 1136). Kant’a göre ise iradeyi iyi kılan şey etkisi, başardığı şey ya da üstün bir amaca ulaşma yetisi değil, iradenin kendisidir, irade kendi içinde iyidir. İrade kendi başına düşünüldüğünde tüm eğilimlerin toplamından daha yüksektir. İrade, herhangi bir sebepten niyetini gerçekleştirme gücüne sahip olmasa bile -başka bir deyişle geriye sadece iyi irade kalmış olsa bile- yine de kendi başına bir mücevher gibi, kendi içinde tam değeri olan bir şey olarak parlayacaktır. Yararlı ya da yararlı olmamasının bu değeri değiştirme imkânı yoktur (2016 [4:394]: 12). Kendi parlaklığına sahip mücevher metaforu ve bu metaforun nesnesi olan iyi irade, tüm değerini kendinde taşıyan bir şey olarak koşulsuz bir değer gibi gözükmektedir. Kant’ın koşullu olandan, koşulsuz olan uğruna vazgeçmesi ve koşulsuz olanı tüm koşullu olanlardan daha yüksekte konumlandırması Nietzsche tarafından yaşamın nihai zayıflaması, ne pahasına olursa olsun hakikat için bütünü feda etmek olarak olumsuzlanır (1943: 256, 1136).

Koşullu olanın kurban edilmesi belki bu durum için abartılı bir ifade olabilir. Daha hafif bir ifadeyle koşullu olandan feragat edilmesi, yasa için deneyim alanından feragat etmek olarak incelenebilir; çünkü son çözümlemede ahlak yasası ampirik nedenlere dayanamaz. Kant’a göre en azından bir kısmı, belki de sadece bir nedeni ampirik nedenlere dayandığı sürece, pratik bir kural olarak adlandırılabilirse de ahlak yasası olarak adlandırılamaz (2016 [4:389]: 5). Ahlak yasası öncelikle a priori olan nedenlere dayanmalıdır. Ahlak metafiziğini tesis etme çabası Kant’ı bilimler arasında bir karşılaştırma yapmaya götürür. Ahlak metafiziği ile evrensel pratik felsefe arasında bir ayrım yapar, tıpkı mantık ile transandantal felsefe arasında yaptığı ayrım gibi. Mantık aslında genel olarak düşünmenin işlemlerini ve kurallarını ortaya koyarken, transandantal felsefe yalnızca saf düşüncenin, yani mütekabillerin tamamen a priori olarak bilindiği düşüncenin işlemlerini ve özel kurallarını ortaya koyar. Bunun nedeni, ahlak metafiziğinin genel olarak insan iradesinin eylemlerini ve koşullarını değil, olası bir saf iradenin fikrini ve ilkelerini incelemesi gerektiğidir (2016 [4:390]: 6). Ahlak yasası saf bir iradeye dayanmalıdır. Deneyim alanından gelen şey saf olamaz çünkü en azından deneyim alanından gelen şey ile deneyimin kendisi arasında bir ilişki vardır.4 Nietzsche açısından deneyim alanı, yaşamsal durumdur. Kant’ın yaklaşımda ise deneyim alanı her zaman varsayımsaldır ve bu alan ahlaki ilkeler sunabilirken ahlak yasasını buradan çıkarmak mümkün değildir; zira ahlak yasası ancak ve ancak a priori ve saf olan üzerine kurulabilir, bu nedenle ahlak yasası için buyruğun kategorik olması gerekir. Kant, bu yüzden zorunlu olarak koşulsuz olanı tercih

4 Saf, a priori ile aynı şey değildir çünkü saf yalnızca deneyimden bağımsız değil aynı zamanda deneyimle hiçbir ilişkisi olmadığı anlamına gelir


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 305.

eder; zira ahlakın metafiziğini temellendirmesinin başka yolu yoktur.

Ahlak yasasının pek çok olası formülasyonu olsa da yasanın kendisi benzersiz ve formeldir. Yasa, yalnızca bir form olarak mümkündür; zira herhangi bir içerik onu koşullu (hipotetik) hale getirir ve bu sebepten de içerik dahil olduğunda yasa olamaz. Görev olarak eylemlerin bir değeri vardır, iyidirler. Görev yüzünden yapılan eylem, yani yasaya saygıdan dolayı yapılan, yasa için (yasa uğruna) eylem iyi değerini almaya uygundur. Kant’ın bu projesinde koşulsuz olarak “iyi” olan şey ise yalnızca iyi iradedir. Bu, bütün koşullu olanlardan bir tür feragat olarak değerlendirildiğinde, bu vazgeçmenin amacı her zaman biricik, formel ve herkes için olan yasanın üstünlüğünü korumaktır, çünkü böylece evrensellik mümkün hale gelir. Nietzsche’ye göre bu her özel durumdan5, koşullu olandan bir vazgeçiştir. Nietzsche’ye göre erdem, ödev (görev), kendinde iyi, gayri şahsilik ve evrensellikle karakterize edilen iyi, düşüşü (dekadansı) ve yaşamın nihai olarak zayıflatılmasını (geçersizleştirilmesini) ifade eder. Nietzsche, iyi olanı bu şekilde karakterize edenleri Kant’ın boş hayalleri olarak nitelendirir ve karşılığında gelişimin ve korunmanın en derin yasalarının bunların tam tersini önerdiğini ileri sürer yani herkesin kendi erdemini, kendi kategorik zorunluluğunu icat etmesini. Nietzsche’ye göre bir halk kendi görevini genel olarak görev kavramıyla karıştırırsa yok olur ve hatta Kant’ın kategorik buyruğu yaşamın en büyük tehdididir; zira kişisel olmayan görevlerin tümü en derin ve en içten yıkıma yol açar (1943: 1136, 1988b: 177, 2017: 17).

Nietzsche’nin koşulsuz bir değer olarak iyi iradeye yönelik eleştirisi yine yaşamın nihai olarak zayıflatılmasına dayanır. Nietzsche, “tüm gücü çıkarıldığında geriye kalan tüm değeri kendinde olan bir şey olarak” iyi irade fikrinin tamamını reddederken yaşamsal koşuldan feragat ederek yaşamın zayıflatılmasına karşı yaşam içgüdüsünü çağırdığı bir eylem önerir ve değeri, koşulların ve şartların bilgisiyle ilişkilendirir. Ona göre ahlaki değerlerin eleştirisine ihtiyaç vardır ve sorgulanması gereken bu değerlerin değeridir. Bu değerlerin değerinin sorgulanması ise onları üreten, değiştiren koşulların ve şartların bilgisiyle mümkündür. Nietzsche ahlakın iki veçhesini şöyle ifade eder: “bir sonuç, bir semptom, bir maske, bir sahtekarlık, bir hastalık, bir yanlış anlama olarak ahlak; ama aynı zamanda bir neden, bir çare, bir uyarıcı, bir engel, bir zehir olarak ahlak”(1943: 850; 1988a: 253, 2013: 33).

Koşullu olandan, örneğin her özel durumdan (tikel olandan), ahlak yasası (tümel) için vazgeçilmesi tekabüliyet ilişkisiyle açıklanır: Tikel olanın iradesi tümel olanla sağlanır. Bu tümelin, koşullu olanla hiçbir ilişkisi yoktur. Bir eylemin ahlak yasasına uygunluğu ahlaki olarak iyi olması için yeterli değildir, aynı zamanda ahlak yasası için yapılması gerekir. Koşullanmış birey, biçimsel ve evrensel (ve dolayısıyla koşullanmamış) olan ahlak yasası uğruna eylemde bulunur ve bu da ahlaki olarak iyi olur. Ahlakın mümkün olabilmesi için ikisi arasında bir tekabüliyet ilişkisi olması gerekir ve bu kurulması oldukça

5 Türkçe’de  tikel  olarak da kullanılan kavram, evrensel olanın karşıtı olarak, “her bölüm, her özel bölüm, her özellik, her iş özel parçası” anlamını taşır. İngilizce particularity, Fransızca particularité, Antik Yunanca kata meros (κατά μέρος) bkz. Aristoteles (Pre. Ana., 24a15)


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 306.

güç bir ilişki gibi gözükmektedir.6 Nietzsche bu ilişkiyi modern felsefeyi eleştirerek özne7 açısından değerlendirir. Ona göre Descartes’ten itibaren tüm filozoflar özne-yüklem kavramını eleştiriyormuş gibi görünerek, eski ruh kavramına saldırırlar; oysa geçmişte ruha tıpkı gramere ve gramer öznesine inandıkları gibi inanılır. “Ben koşulludur, düşünmek yüklemdir ve koşulludur. Düşünmek, neden olarak bir özneyi zorunlu olarak ima eden bir faaliyettir” önermesinden kurtulmak için bunun tersinin (“düşünmek koşuldur, ben koşullanmıştır; ben bu nedenle yalnızca düşünmenin kendisi tarafından yapılan bir sentezdir”) doğru olup olmayacağını araştırırlar. Kant temelde öznenin özneden hareketle kanıtlanamayacağını – nesnenin de kanıtlanamayacağını – kanıtlamak istiyordu: öznenin, yani ruhun var olma olasılığı ona her zaman yabancı olmayabilirdi (1943: 678-679, 1988a: 73, 2015: 67-68). Tikel ile tümel arasındaki tekabüliyet ilişkisini kurmadaki temel zorluk, “koşulsuz” olanın, “koşullu” tikel olanla çatışmasından kaynaklanır (Kant’a göre bu çakışmadır), öznenin “akıllı varlık” ya da “insan” olması son çözümlemede fark oluşturmaz. Karşılıklılık (mütekabiliyet) ilişkisini kurma çabası bir tür insan merkezcilik okumasına da bu anlamda açıktır. Nietzsche bu anlamda Kant’ın öznesine Kant’ı oturtarak hicveder. “İçimizde kategorik bir zorunluluk var” iddiasının değerini bir yana bırakıp, bu iddianın sahibi hakkında ne söylediğini şöyle sorgular:

“Bu ahlak, yazarının unutmasına, kendini ya da kendinden bir şeyi unutturmasına hizmet eder; birçok ahlakçı insanlık üzerinde güç ve yaratıcı kapris uygulamak ister; birçoğu, belki de özellikle Kant, ahlakıyla anlamaya çalışır: “Benim için onurlu olan şey itaat edebilmemdir – ve bu senin için de benim için olduğundan farklı değildir! “ – Kısacası, ahlak da sadece duyguların bir işaret dilidir”(1943: 719, 1988a: 107).

6 Daha sonra Martin Heidegger de Kant’ın cogito yaklaşımı üzerinden bu pozisyonu vurgular ve Kant’ı hem eleştirir hem de tutarlılığını teslim eder: “Bir şey düşünüyorum” şeklindeki başlangıç konumu ontolojik olarak eksik belirlenmiş olarak kalır, çünkü “bir şey” belirlenmemiş olarak kalır. Bununla kastedilen içre bir varlık mıdır? Ama o zaman zımnen önceden varsayılan şey dünyadır: ve Ben’in varlık oluşumunu birlikte belirleyen de tam olarak bu olgudur. Eğer “Ben bir şey düşünür” gibi bir şey olacaksa, “Ben” diyen, her seferinde “ben-dünyadayım” olarak olduğum varlığı hedefler. Ancak Kant dünya fenomenini algılamıyordu, bu yüzden “temsilleri”, “düşünüyorum”un “aprioristik” içeriğinden uzak tutmakta son derece tutarlıydı. bkz. Heidegger (1985: §64). Yine Etienne Balibar’ın da bu konudaki özgün yorumu şöyledir: “Bütün görünüşün, düşüncenin öznel koşulunu nesnenin bilgisi sanmaktan ibaret olduğu söylenebilir…”. (A 396) ya da kendimi düşündüğümde (ve hatta kendimi düşündüğümü düşündüğümde) “bir şey düşünmenin” zorunlu olarak “bir şey” düşünmek olacağı bahanesiyle özneyi nesne yerine almaktır. Ancak burada şaşırtıcı bir kesinlik ortaya çıkar. Kant bize “salt algının (benliğin) kavramda töz olduğunu … ve dolayısıyla tüm bu psikolojik teoremlerin tartışılmaz bir kesinliğe sahip olduğunu” söyler (A 400). Aslında yanlış olan, zihnin ya da aklın kendisine töz kavramını uygulamaya çalışması değildir, ki bu gerçekten de mümkün olan tek şeydir, ama bu kavramı belirleyebileceğimize, onu “duyulur bir sezgiye” karşılık getirebileceğimize ve böylece onun gerçek bir bilgisine sahip olabileceğimize inanmaktır. Gördüğümüz gibi, düşüncenin zamansallığının içsel deneyimi olan bir “Ben” sezgisi gerçekten de vardır, ancak bu sezgi asla öznenin ya da aşkın “Ben”in saf kavramının altına “indirgenmez”; o değişmez bir şekilde tikel kalır bkz Balibar, (2012: 30)

721 Buradaki özne en az iki biçimde değerlendirilebilir: “[…] kendini yazan özne: kendisi hakkında yazan, hakkında yazılan, yazılan […] çifte (en azından) dilimizdeki “özne” kelimesini etkileyen değer: yazının öznesi.” bkz. Lacoue-Labarthe (1979: 221-222)


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 307.

Herkes için bir defalığına ve herkes için her seferinde

Kant ile Nietzsche’nin değer yaklaşımları arasındaki koşullu ve koşulsuz olan üzerinden ele alının karşıtlık, ahlak söz konusu olduğunda “herkes için bir defalığına” ile “herkes için her seferinde” arasındaki gerilim üzerinden de ele alınabilir. Nietzsche’nin yaklaşımının herkes için her seferinde olarak yorumlanabilmesi, iktidar iradesinin (güç istencinin) her seferinde hakikatin iradesi olarak sürece müdahale etmesi sebebiyle mümkündür. Buna karşılık Kant’ın ahlak yasasının belirlenmesi herkes için bir defalığına anlayışına iyi bir örnektir. Nasıl yasa için koşullu olandan feragat edildiği sorunsallaştırılabilirse iktidar iradesinin olmadığı alandan feragat edilip edilmediği de sorunsallaştırılabilir durmaktadır.

İyi irade ile ne kastedilmektedir? Tüm değeri kendinde olan bir şey mi? Ahlak yasasını bir defalığına başka bir deyişle ilk ve son kez tesis etmek için kendinde değerin temellendirilmesi gerekmez mi? Nietzsche, kendinden menkul değeri daha doğrusu kendinde şeyi temellendirme, gerekçelendirme çabası nedeniyle Kant’ın dogmatik kaldığını iddia eder. Kant’ın mahkeme benzeri düşünme disiplininin, şematize etmesinin ve gerekçelendirme faaliyetinin, son çözümlemede herkes için bir defalığına olması gerekenin, bu işleminin sonsuz gözükmesi sebebiyle Nietzsche’nin Kant’ın karşısında pozisyon alması açıklanabilir. Kant, koşulsuz olan iyi irade için koşullu olan doğanın ve talihin armağanlarından vazgeçer ve bir ahlak sistemi oluşturmak için, postulatın tüm gerekçeleri için yasayı tutar. “Bir kez ve herkes için” yaklaşımının önemli bir “sonsuz gerekçelendirme” sorunu vardır. Bu, bir kez olan (unum) Kant’ın yaklaşımında her durumda gerekçelendirilmelidir; zira Kant ahlak metafiziğini bir bilim olarak kurmaya çalışır. Nietzsche ise kendinde şeyi özne açısından eleştirmekle yetinmez ve kendinde şeyi bilimin önünde bir engel olarak da görür. Ona göre tüm bilim, soğukluğuna ve duygulanım yokluğuna rağmen, hala dilin baştan çıkarıcılığına tabidir ve icat ettiği sahte para birimlerinden, öznelerden kurtulamamıştır. Örneğin atom, Kantçı kendinde şey gibi benzer bir sahte para birimidir (1943: 871). Değer, Nietzsche için belirleyicidir; zira bilim, yeterince bağımsız değildir. Her bakımdan her şeyden önce bir değerlendirme idealine, hizmetinde kendine inanma hakkına sahip olduğu bir değer yaratma gücüne ihtiyaç duyar ve kendisi asla değer yaratmaz (1943: 966).

Ezmek, boğmak, yozlaştırmak değil, mevcut olanın değerinin ötesine geçmek ifadesi, Nietzsche’de ahlakın sürekli değerle iş görmesini indirgeyerek özetler. Nietzsche, aynı anda farklı görevleri olan felsefe işçileri ile filozoflar arasında ayrım yapar. Ona göre Kant ve Hegel’in soylu örneğini izleyen felsefe işçileri, değerlere ilişkin tüm büyük olguları formüle ederek yani değerlerin sabitlenmelerine, geçmişte işleyen, egemen hale gelen ve bir süredir hakikatler olarak adlandırılan değerlerin yaratımları oluşturmak ve onlardan formül oluşturmaya çalışırlar. Temelde “olanı” açıklamaya çalışırlar. Bu anlamda “olan” geçmiştedir, oysa filozofların görevi gelecekle bağlantılıdır. Gerçek filozoflar ve yasa koyucular “böyle olmalıdır” (olması gereken böyle) diyenlerdir. Tüm felsefe işçilerinin geçmişin tamamını kat eden hazırlık çalışmalarını el altında bulundururlar ve yaratıcı bir elle geleceğe uzanırlar ve olan ve olmuş olan her şey onlar için bir araç, bir alet, bir çekiç haline gelir. Nietzsche’ye göre filozofların bilmeleri yaratmaktır, yaratmaları ise yasa koymadır, onların hakikat iradesi iktidar iradesidir (1943: 753, 1988a: 145).


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 308.

Nietzsche için güçler dünyası hiçbir eksilmeye uğramaz; zira bir eksilme olsaydı bu dünya sonsuza dek gücünü yitirir ve sonsuz zamanda kaybolurdu. Aynı biçimde güçler dünyasının hareketi de kesintiye uğramaz; zira uğrasaydı sonuna ulaşılır ve varoluş son bulurdu. Bu dünya hiçbir zaman dengeye de varmaz, çünkü kuvveti ve çalkantısı her zaman aynı yoğunluktadır. Son çözümlemede Nietzsche için “bu dünya hangi duruma ulaşabilirse ulaşsın, ona çoktan ulaşmış olmalıdır, hem de sadece bir kez değil, sayısız kez” (2003: böl. Le Retour du Même).. Nietzsche iktidar iradesini (güç istencini) her yerde mevcut (omnipresent) kıldığını ilan eder ve bu aynı zamanda iktidar iradesinin olmadığı alandan da feragat edildiği anlamına da gelir. Aynı zamanda bu “an” için de böyledir, bir kez ve birçok kez var olmuştur ve aynı şekilde geri döner, tıpkı şimdi olduğu gibi, aynı şekilde: ve onu doğuran an ve şimdiki anın sonucu olan an da böyledir (2003: böl. Le Retour du Même). Bütünün dairesel döngüsü, Nietzsche’nin deyişiyle her şeyin ebedi dönüşüdür söz konusu olan; bu yüzden Nietzsche’nin anlayışı “herkes için her seferinde” anlayışını taşır, herkes için bir defalığına olanın karşıtı olarak. Herkes için her seferinde anlayışında iktidar iradesinin (güç istencinin) hakikati istemek olarak müdahalesinin her daim var olmasını gerektirir. Bu, hakikat (verum) irade yoluyla bir değer yaratmanın her sürecine dahil edilmelidir. Değerlerin yıkılması ya da aşılması, yeni değerlerin yaratılması, erdemin icat edilmesi, hep iradeye ve özellikle de iktidar iradesine odaklanır. Hakikatin müdahalesi her yaratma, bozma, icat etme ve benzeri durumlara eşlik eder. Bir anlamda iradenin sürekli faaliyeti, hakikatin gerçekleştiği sürecin imkânını sağlar. Böylece iktidar iradesinin olmadığı alandan feragat edilmiştir, projenin dışında bırakılmıştır ya da daha radikal bir yorumla (ya da Nietzsche’nin pozitif varoluş savunmasının negatifi olarak Hegel’in olumsuzlamanın olumsuzlanması diyalektiğinin işletildiği bir yorumla) “bir kez”, Kantçı yaklaşımda olduğu gibi “her zaman” içine gizlenmiştir.

“Her bir var olan birdir, doğrudur, iyidir” (Quodlibet ens est unum, verum, bonum) (2006 [B113/AK,III,97]:167) önermesi Orta Çağ’ın aşkınlık anlayışını sarih biçimde özetler. Son çözümlemede, bu anlayış Nietzsche ve Kant tarafından çok iyi bir şekilde eleştirilmiştir. Kant, kökeninin Aziz Pavlus’un anlayışında (yasa ve iman arasındaki ilişkide) bulunabilecek olan yasanın kendisini koruyarak “bir” olanı (unum) kendi eleştirel felsefesi açısından yeniden formüle eder; Nietzsche ise değerleri yeniden yaratmanın aleti olan çekiciyle hakikate (verum) yeni bir yaklaşım getirir. “İyi” (bonum) olana iki filozofun yaklaşımıysa aralarındaki farkı açıkça sunar. Son tahlilde, Kant’a göre koşulsuz iyi olan iyi iradeyken iyi ahlak yasası uğruna yapılan şeydir; Nietzsche ise iyi olanı tanımlamak için etimolojik ve tarihsel bir yöntem kullanır, ona göre iyi, efendiler (aristokratlar) tarafından şeylerin adlandırılması (şeylerin değerlendirilmesi) vasıtasıyla şeylere “iyi” değerini atfetmeleriyle tarihsel olarak ortaya çıkar. Koşulsuz bir olan (unum) ile koşullu hakikat (verum) arasındaki gerilimde radikal olarak farklı pozisyon alsalar da Nietzsche ve Kant arasında feragat jesti üzerinden benzer bir motif yakalamak ve Kant’ın yaklaşımının ahlak yasası için koşullu olandan vazgeçmek (herkes için bir defalığına), Nietzsche’nin yaklaşımını ise (herkes için her seferinde müdahil) iktidar iradesinin (güç istencinin) olmadığı alandan vazgeçmek


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). “Soru Önerileri – 3: Feragat Bağlamında Kant ve Nietzsche”, Felsefelogos, 82 (2024/1), 309.

olarak yorumlanabileceği soru önerisi oluşturmanın zeminini kurmak mümkün gözükmektedir.

Kaynaklar

Aristote (2014) Œuvres Complètes : Premiers Analytiques, ed. Pierre Pellegrin, Paris : Flammarion.

Balibar É. (2012) “Kant, critique du « paralogisme » de Descartes. Le « je pense » (Ich denke) comme, sujet et comme substance”. Intellectica, n°57, 2012/1.

Bouton C. (2007) “Hegel et le problème du temps”, Schnell, A. (der.), Le Temps içinde, Paris: Librairie Philosophique J. Vrin.

Heidegger, M. (1985) Être et Temps, çev. Emmanuel Martineau, Paris: Authentica.

Heidegger, M. (1986) Sein und Zeit, Tübingen: M. Niemayer.

Kant, E. (2006) Critique de la raison pure, çev. Alain Renaut, Paris: Flammarion.

Kant, I. (2016) Grundlegung zur Metaphysik der Sitten, Hamburg: Felix Meiner Verlag.

Lacoue-Labarthe, P. (1979) Le sujet de la philosophie typographies I , Paris: Aubier Flammarion.

Nietzsche, F. (2013) Ahlakın Soykütüğü Üstüne, çev. Ahmet İnam, İstanbul: Say.

Nietzsche, F. (2017) Deccal, çev. Ayça Kaya, İstanbul: Say.

Nietzsche, F. (2003) Fragments posthumes sur l’éternel retour 1880-1888, çev. Lionel Duvoy, Paris: Allia.

Nietzsche, F. (2015) İyinin ve Kötünün Ötesinde çev. Ahmet İnam, İstanbul: Say.

Nietzsche, F. (1943) Œuvres: L’Antéchrist, çev. Éric Blondel, Paris: Flammarion.

Nietzsche, F. (1943) Œuvres: Le gai savoir, çev. Patrick Wotling, Paris: Flammarion.

Nietzsche, F. (1943) Œuvres: Généalogie de le morale, çev. Éric Blondel, Paris: Flammarion.

Nietzsche, F. (1943) Œuvres: Par-delà bien et mal, çev. Patrick Wotling, Paris, Flammarion.

Nietzsche, F. (1988a) Sämtliche Werke Kritische Studienausgabe in 15 Einzelbänden, Jenseits von Gut und Böse, Zur Genealogie der Moral, Cilt 5, Berlin : De Gruyter.

Nietzsche, F. (1988b) Sämtliche Werke Kritische Studienausgabe in 15 Einzelbänden, Der Fall Wagner. Götzen-Dämmerung. Der Antichrist – Ecce homo – Dionysos-Dithyramben. Nietzsche contra Wagner, Cilt 6, Berlin : De Gruyter.

Soru Önerileri – 2: Cogito Formülasyonları: Bachelard ve Sartre

by Aşkın Yücel Seçkin 12 Ocak 2025
Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 87.

ÖZ

Soru önerileri makale dizisinin bu ikinci makalesinde Gaston Bachelard ve Jean Paul Sartre tarafından yapılan cogito reformülasyonları konu edilmektedir. Türkçe’de düşünüyorum anlamında gelen Latince fiil cogito, bilhassa Descartes’ten itibaren sözcükten öte belirli bir felsefe terimini ifade etmektedir. Her ne kadar kendinden önceki düşünürlere atfedilebilse de cogito Descartes ile felsefe disiplinine ve ötesine geçen bir popülariteye ulaşmıştır. Felsefenin farklı bir düşünme disiplini haline gelmesinde Descartes’in ve cogito anlayışının payı büyüktür. Bu çalışmada cogito reformülasyonları incelendiğinden dolayı en azından karşılaştırma zeminini kurabilmek adına tartışmaya açık da olsa cogito ifadesini bir bütün olarak kabul ederek ve özetle ne anlaşılması gerektiğini ortaya koyarak başlanır. Reformülasyon bu türden bir analiz veya yorum gerektirmedikçe bu özetin belirlediği sınırlarda değerlendirilmeye çalışılır. İlk bölümde Bachelard ve Sartre’ın cogitoyu yeniden formüle etme nedenlerine değinilir, ardından sırasıyla Bachelard ve Sartre’ın cogito reformülasyonları özetlenir ve sonuç yerine de iki filozofun bu konuda Hegel yaklaşımları bakımından pozisyonları ortaya konulup, soru önerileriyle çalışma tamamlanır.

Anahtar Kelimeler: cogito, Bachelard, Sartre, zamansallık, anındalık

ABSTRACT

In this second article of the series of question proposals, the reformulations of cogito by Gaston Bachelard and Jean Paul Sartre are discussed. The Latin verb cogito, which means “I think” in Turkish, has come to denote a specific philosophical term rather than a word, especially since Descartes. Although cogito can be attributed to previous thinkers, with Descartes it has reached a popularity that goes beyond the discipline of philosophy. Descartes and his understanding of the cogito have a great share in the transformation of philosophy into a different discipline of thinking. Since the reformulations of the cogito are analysed in this study, in order to at least establish a basis for comparison, we start by accepting the expression cogito as a whole, even if it is open to debate, and by summarising what it should be understood. Unless the reformulation requires such an analysis or interpretation, it is tried to be evaluated within the limits set by this summary. In the first part, Bachelard and Sartre’s reasons for reformulating the cogito are mentioned, then Bachelard’s and Sartre’s reformulations of the cogito are summarised respectively, and in the conclusion, the positions of the two philosophers in terms of Hegelian approaches are put forward, and the study is completed with suggested questions.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 88.

Keywords: cogito, Bachelard, Sartre, temporality, instantaneousness

GİRİŞ

Felsefenin başlangıcından -en azından ‘felsefe’ sözcüğünün ilk ortaya çıkışından- bir başka deyişle felsefenin doğum yeri olarak genel kabul gören Antik Yunan’dan günümüze kadar oluşturulmuş eserlerin tamamı düşünüldüğünde devasa bir okyanusun içinde kaybolma hissi olağandır. Bu okyanusun içinden rasgele ya da herhangi bir karşılaşma sonucunda tanışılan düşünürler ve onların eserlerini incelemek de bu okyanusta bir ada bulmak gibi düşünülebilir. Bazı durumlarda bu ada öyle büyük gelir ki sanki dünyanın tamamı o adadan ibaret gibidir; sonra adanın kıyısından yeniden engin okyanus kendini gösterir. Bazı durumlardaysa böyle bir ada bulunmaz; sanki bir tekneyle oradan oraya sürükleniyor gibi olabilir: düşünürden düşünüre, bir eserden başka bir esere… Belirli bir doktrin altında çalışılmıyorsa, tamamen antik limana sığınılmamışsa ya da felsefe yerine sadece felsefe tarihi incelenir hale gelinmemişse; bu kaybolma, sürüklenme ya da bir süreliğine dünyanın tamamı sanılan adanın küçüklüğü ya da okyanusun devasa oluşu karşısındaki hayal kırıklığı hissi, felsefe metinlerini incelerken belirli bir felsefe tarihi okumasının eşliğinde karşılanabilir. Bu belirli felsefe tarihi okuması kadar bir soru ortaya koymak da başka bir deyişle bir pencere açmak bir öneri oluşturmak da bir o kadar önemlidir; zira anahtar işlevi gören bu soru olmaksızın felsefe tarihi okumasının kapısı içeriden kilitlidir denebilir. Son çözümlemede, bu çalışma da temelinde bir soru önerisi vermeye çalışır. Bu açıdan ele alındığında, bu çalışma belirli bir felsefe tarihi okuması başlangıcı için bir ipucu (tarihsel yaklaşımı askıya almak) ve Jean Paul Sartre’ın ve Gaston Bachelard’ın cogito yeniden formülasyonlarını Hegel’e yaklaştırarak yorumlanmasına dair bir soru önerisi içerir. Bu anlamda, ilgili sorunun yanıtlanması bu çalışmanın limitlerinin ötesindedir, çok daha kapsamlı bir araştırma gerektirir ve çalışmanın temel motivasyonu da bu kapsamda bir çalışmanın yapılmasına yola açabilecek soru ya da sorular önermektir.

Cogito sözcüğü (fiil) Latince’de ‘düşünüyorum’ anlamına gelir ve felsefe terminolojisinde Descartes’in ilk hakikat olarak kabul ettiği şeyi ifade etmek için kullanılır. Her ne kadar restrospektif olarak cogito ve Descartes’i cogitoya ulaştıran yöntemi kendisinden önce birçok filozof ve düşünüre – Parmenides (Aubenque, 1987: 87-90), Aristoteles (2014: 2194), Augustinus (1869: 240) (2010: 35), Ávilalı Teresa (Mercer, 2017), Ibn-i Sina (Nasr ve Leaman, 1996: 315)- atfedilebilse ve konu tartışmaya açık olsa da Descartes’ten sonra bu ifadenin felsefe alanının da ötesinde popüler hale geldiği aşikardır. Descartes’in kutsal metinlere referans vermeden, her aklı başında insanın anlayacağı şekilde tanrıyı ispatlaması ya da ispatlama çabası sonuç itibariyle kiliseyi devre dışı bırakmış olması 1643’te Kartezyen felsefenin Utrecht Üniversitesi’nde mahkum edilmesiyle önce Hollanda’ya sonra İsveç’e sürgünle sonuçlanır; lakin felsefe disiplini içerisinde düşünüldüğünde Descartes’i ön plana çıkaran felsefenin, bilgeliğin mütalaa edilmesinden yani bilgeliğe olan aşktan, erotik (Eros’la ilgili olan) ve patetik (maruz kalınan, tahammül edilen) bir faaliyetten, Descartes ile birlikte felsefenin farklı bir faaliyet, bir düşünme işi olarak konumlamasıdır denebilir. Bu sebeple de çoğunlukla modern felsefenin başlangıcı olarak incelenir. Çalışma kapsamında


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 89.

Descartes’in Yöntem Üzerine Konuşma (1637), Meditasyonlar (1641-42), Felsefenin İlkeleri (1644) eserlerinde cogitonun nasıl ele alındığı ve konuların ele alınış tarzından kaynaklanan bilhassa son ikisi arasındaki farklar ya da cogitonun “düşünüyorum öyleyse varım” (Je pense, donc je suis)(1987: 32), “varım, varoluyorum” (Ego sum, Ego existo) (1642: 298) (1904:19), “ben düşünüyorum, öyleyse ben varım” (ego cogito, ergo sum) (1644: 29), şüpheleniyorum öyleyse varım (dubito, ergo sum) (1908: 523) şeklindeki ifadeleri arasındaki farklar incelenmez. Konu cogito reformülasyonları olduğundan dolayı en azından karşılaştırma zeminini kurabilmek adına tartışmaya açık da olsa cogito ifadesini bir bütün olarak kabul ederek ve özetle ne anlaşılması gerektiğini ortaya koyarak başlanacaktır. Reformülasyon bu türden bir analiz veya yorum gerektirmedikçe bu özetin belirlediği sınırlarda değerlendirilmeye çalışılacaktır. İlk bölümde Bachelard ve Sartre’ın cogitoyu yeniden formüle etme nedenlerine değinilecek, ardından sırasıyla Bachelard ve Sartre’in cogito reformülasyonları özetlenecek ve sonuç yerine de iki filozofun bu konuda Hegel yaklaşımları bakımından pozisyonları ortaya konulup, soru önerileriyle çalışma tamamlanacaktır.

Descartes, insanın bilebileceği her şeyin kendisinden türediği ve kendisi başka şeylerden türetilmeyen basit bir ilkeyi hedefler, böylece açık ve seçik olarak bilinebilecek olanın temellerini kurmaya çalışır. Bu amaçla, kesinliği geçerli bilginin birincil özelliği olarak alır ve şüphe götürmez, apaçık gerçeği bulmak için bir dizi düşünce deneyi yapar; zira tüm kanılar bir kenara bırakılırsa, bir fikirden şüphe etmek (bir şeyin aksinin mümkün olması) imkân dahilindeyse o fikir askıya alınırsa; zira bu fikri hemen reddetmek veya inkâr etmek anlamlı değildir; çünkü bir önerme yanlışsa, onu yanlışlayan önerme doğru olur ve bu da hakikatin bilgisine götürmez. Temelde şüphe edilen fikir reddedilmez; ama üstüne hüküm vermekten imtina edilir, zira hataya imkân veren şey hükümlerdir. İlkeleri bildikten sonra geriye çıkarım yapmak kalır. İlkeler ise insan aklı onlardan şüphe edemeyeceği, diğer her şeyin onlardan türetilebileceği ama onlar diğer şeylerden türetilemeyeceği şekilde olmalıdır ve bu da ilkelerin açık ve seçik olma sebebidir.

Descartes, düşünce deneyine yani metodik şüpheye öncelikle, şimdiye değin doğruluğuna inandığı yargıları sorgulamakla başlar. Duyular aracılığıyla bilme ve hissetme metodik şüpheye kadar doğru ve güvenilir öğrenme biçimi olarak gelir; ancak, Descartes’ a göre, bu duyular, örneğin hisler, bir kez olsun yanıltmış olsalar bile, hissedilen şeylerin geçmişten bu yana birer yanılgı olduklarını ve bundan sonrasında da sürekli olarak tekrarlanabileceği düşünülebilir. Öyleyse, yanılmalar bir kereye özel değildir. Eğer hislerin yanılttığından şüphe duyulabiliyorsa ve zaman zaman yanılabiliyorsa, bu yanılmaların her zaman için geçerli olduğundan ya da olabileceğinden şüphe duyulabilir. Uykudayken görülenlerin gerçek olduğu düşünülebiliyorsa, şimdi, şu anda, uyanık olunduğu varsayılırsa görülen cisimlerin, gelişen bütün özel olayların ve hareketlerin bir rüyadan ibaret olmadığını ya da aldatıcı yanılsamalar olmadığı nasıl bilinebilir? Görülen ve hissedilen her şeyin yanlış olduğu, belki de hiçbir duyu yetisinin olmadığı, cisim, şekil, hareket gibi şeylerin müdrikenin oynadığı oyunlar olduğu düşünülebilir. Yanılabiliyor olmak ve gerçeklikten şüphe duyulabilmesi, şüphe duyanın kendisini de şüphe nesnesi yapar. Tüm görülenlerin, hislerin yanıltıcı olduğu düşünülebiliyorsa, dünyada hiçbir şeyin; yer yüzünün, gökyüzünün, yıl-


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 90.

dızların, hiçbir ruhun ve cismin ve hatta şüphe duyanın gerçekte var olmadığına inanılabilir mi? Descartes, temelde bu soruyu olumsuzlar yani tüm cisimlerin, yaşanan olayların, hareketin, şeklin ve diğer şeylerin bir rüya olduğunu ya da zihnin oynadığı oyunlar olduğu düşünülebilse bile en azından şüphe edenin var olmadığı düşünülemez. Kendisinden şüphe edilen her şey reddedilebiliyor, eğer hüküm vermekte imtina edilebiliyor ya da yanlış olduğu düşünülebiliyorsa, bütün her şeyin ve hatta düşünenin bedenin var olmadığını da düşünülebilir; ancak bütün bunların hakikatinden şüphe edilebilirken şüphe edenin, düşünenin var olmadığını düşünülemez. Üçüncü tekil şahsa transpoze ederek özetlenen bu düşünce akışını Descartes’in birinci tekil şahıs üzerinden gerçekleştirdiğini de eklemek gerekir yani başka bir şekilde şöyle özetlenebilir: Ben her şeyden şüphe edebilirken, şüphe ettiğimden şüphe edemem, bu da benim,’ben’in bir düşünen olarak var olduğu sonucunu verir. Ben, bir düşünen olarak gerçek bir var olanımdır (varım). Düşünmek yetisi, ‘ben’den ayrılamaz ve bana, ruhuma ait olan en temel şeydir. Bunun için, “ruhu olmak” demek düşünüyor olmak demektir ve düşünüyor olmam, benim varlığımın kanıtıdır.

Kendi kendini kanıtlaması sayesinde şüphe götürmeyen bir ilke, her şeyin varlığına itiraz eden hiperbolik şüphenin derinliklerinden, düşünce ve varlığın zorunlu birlikteliğini onaylamayı mümkün kılar. ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ (1987: 32) formülü, kıyas biçiminde akıl yürütme değil, söylemin amaçları için açık hale getirilmiş gerçek bir sezgidir: özne aynı zamanda düşüncesinin varlığını bir düşünme eylemi yoluyla kavrar. Bununla birlikte, böyle bir ‘düşünen cevher (töz, substance)’, düşüncesinin geçerliliğini garanti edecek olan Tanrı’nın varlığı etrafındaki dünyayı yeniden oluşturmasına izin vermezse, solipsizmde sıkışıp kalma riskini taşır. Dolayısıyla kartezyen tanrı kanıtları doğrudan cogito ile bağlantılıdır. Hatta ‘düşünüyorum öyleyse varım’ formülünde ‘düşünüyorum’ kötü, ‘varım’ (sonlu) anlamına geldiğini ve bu kusurluluk kavrayışının ancak fikrini içimde taşıdığım bir mükemmelliğin ufkunda gerçekleşebileceğini hatırlatarak, bunların cogitoda zımni olarak yer aldığı bile söylenebilir. Ontolojik kanıt ve tanrı burada etkileriyle ima edilir ve cogito özneyi (dördüncü meditasyonda) ‘tanrı ile hiçlik arasında bir orta yer olarak’ konumlandırır (1904: 43).

Felsefe tarihinde, bu yaklaşım giderek artan bir şekilde psikolojik bir perspektiften yorumlanır, cogito daha sonra bilinçle eşanlamlı hale gelir ve psikolojik araştırmalardaki belirli eğilimlerin temelinde bulunur. Kartezyen yaklaşımın ötesine geçmek ya da Kartezyen geleneğe bağlı kalmak adına cogito birçok filozof tarafından farklı açılardan incelenir. Bu ilginin kaynağı cogito fikrinin felsefe geleneği üzerindeki etkisinde bulunabileceği gibi sadece fikrin etkililiği sebebiyle kendisinden de kaynaklanabilir. Geleneğe kayıtsız kalmanın, özellikle çağdaş Fransız felsefesi için biraz zor olduğu kabul edilebilir; zira ister geleneğin sıkı bir takipçisi olsunlar ister ufuklarına gelenekten kopuşu koymuş olsunlar; çağdaş Fransız felsefesi içerisinde ele alınan filozof ve düşünürlerin geleneğe kayıtsız kaldıklarını iddia etmek güçtür. Gaston Bachelard’ın Sürenin Diyalektiği (La Dialectique de la Durée) adlı eserindeki “Zamanda Üst Üste Koymalar” (Les Superpositions Temporelles) bölümünde (1993: 90-111), Sartre’ın Varlık ve Hiçlik (L’être et Le néant) adlı eserindeki “Zamansallık” (La temporalité) bölümünde (1943: 142-206) ve bu çalışmada kapsamında yer


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 91.

almayan Maurice Merleau-Ponty’nin Algının Fenomenolojisi (Phénoménologie de la Perception) eserinin “Kendi-için Varlık Dünyada Varlık”(l’être-pour-soi et l’etre-au-monde) bölümünde (1945: 423-520) cogitonun yeniden formüle edildiğini görmek şaşırtıcı değildir. “Cogitonun zamansallığına dair meşhur soru Lockecu ampirizmin Kartezyen rasyonalizme saldırdığı”(2008: 107) temellerden biri olarak yorumlanabilir. Geleneği savunmak ya da reforme etmek için veya onun ötesine geçmek ya da inşasızlaştırmak için olsun; cogitonun yeni formülasyonlarını zamansallık tartışmasıyla ilişkili okumak mümkündür.

Bachelard ve Sartre’ın Cogito’yu Yeniden Formüle Etme Nedenleri

Bachelard’ın cogitoları katmanlaştırarak, kat kat dizerek yeniden formüle etme çabası, benliğin gerçekten felsefi deneyimlerini destekleme girişimidir (1993: 98) . Ona göre, “en genel, en metafizik süreç, cogitoları kat kat dizmek olacaktır” (2010: 116) ve bu başlangıç bizi geçişli zamandan dik zamansal eksene taşımaya götürebilir. Tözsel cogitonun arzularımızla bağlantılı olduğu geçişli zaman sayesinde Bachelard, bu dik zamansal ekseni keşfetmek için benliğin maddesinden ve benliğin tarihsel deneyiminden kaçmaya çalışmaktadır. Bu çaba aynı zamanda benliğin biçimsel bir etkinlik geliştirebileceği bu eksenin keşfini de içerir. Bu yeniden formülasyon, ‘ben’in içerdiği ampirik varoluşa ulaşmayı amaçlayan kartezyen cogitodan farklıdır.

Sartre’ın cogitoyu yeniden formüle etme nedeni ise Bachelard’ın sebebinden daha az açıktır. Sartre, temelde düşünceyi şimdinin sınırlarından kurtarmaya çalışmaktadır, eğer düşüncenin kendi olanaklarına doğru aşmasına izin verilebilirse, bu zamanın ötesine geçmek anlamını taşıyacaktır. Sartre kendilikten (ipséité) zamansallığa geçişi cogito ve anındalık (instantanéité) üzerinden inceler. Zamansal aşkınlık “eğer cogito anındalığı reddediyorsa ve kendini olanaklarına doğru aşıyorsa” zorunlu bir koşuldur (1943: 141). Bu belirlemeden önce Sartre cogito ile başlamanın gerekliliğini şöyle ifade eder:

İnsan gerçekliği üzerine bir çalışma cogito ile başlamalıdır. Ancak Kartezyen ‘düşünüyorum’, zamansallığın anlık perspektifinden tasarlanır. Cogito’nun içinde bu anlığı aşmanın bir yolunu bulmak mümkün müdür? (1943: 121)

İnsan gerçekliği üzerine bir çalışma yapmak için cogito ile başlamak gerekli midir? Sartre doğrudan bir yanıt vermez; şu açıklamayı yaparak bu soruyu gölgede bırakır: “Gerçeği söylemek için cogito ile başlamak zorundayız, ama ünlü bir formülün parodisini yaparak onun her şeye yol açtığını söyleyebiliriz, yeter ki ondan çıkalım”(1943: 110). Ancak Sartre’ın “refleksif (üzerine düşünülmüş) kanıtın faydalarını” kaybetmek istemediği açıktır (1943: 121). Cogito ile başlamanın gerekliliği açık olmasa da, ‘cogito’dan geçmek’ vazgeçilmez görünür. Sartre cogito’dan geçmeden yapılan bir analizi olumlu bulmaz ve “varoluşsal analize cogito’dan geçmeden doğrudan yaklaşan” Heidegger’i eleştirir

Ancak başından beri bilinç boyutundan mahrum bırakılmış olan “Dasein”, bu boyutu asla yeniden kazanamayacaktır. Heidegger, insan gerçekliğini, kendi


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 92.

olanaklarının “ek-statik projesi” olarak tanımladığı bir öz-anlayışla donatır. Niyetimiz bu projenin varlığını inkâr etmek değildir. Fakat kendisinin bir anlayış olduğunun farkında olmayan bir anlayış ne olabilir ki? İnsan gerçekliğinin bu ek-statik karakteri, ek-stazın bilincinden ortaya çıkmazsa, seçimci ve kör bir kendi içine düşer. Aslında, cogito ile başlamak zorundayız (1943: 109)…

Bu eleştiri önemlidir çünkü bize ‘cogito’nun temelde iki farklı kavranışını gösterir. Heidegger için ontolojik alanda kalmak önemlidir. Heideggerci sistemin psikolojizmden uzak durmayı, hatta projesini antropolojiye indirgemekten kaçınmayı içeren karakteri, Sartre ve Bachelard’ın yaklaşımlarından farklıdır. Dolayısıyla Sartre ‘cogitodan geçmek’ dediğinde cogitonun içeriğiyle ilişkili olarak psikolojizme yakın bir yaklaşım sunduğu şeklinde yorumlanabilecek açık kapı bırakmaktadır. Bu içerik, ‘kendi-için’ (pour-soi) ve ‘kendi-için ilişkisi’, muhtemelen cogito ile psikolojizm arasındaki bağın kurulmasına neden olur. Nietzsche ruh (ψυχή) ile özne arasındaki bu doğrudan ilişkiyi şöyle açıklar:

Geçmişte insanlar “ruh “a tıpkı dilbilgisine ve dilbilgisel özneye inandıkları gibi inanıyorlardı: “Ben” koşulludur, “düşünmek” yüklemdir ve koşulludur – düşünmek, neden olarak bir özneyi zorunlu olarak ima eden bir faaliyettir diyorlardı.(2000: 678)

Sartre cogitonun içeriğinde kendi-içini ve kendi için ilişkisini özne ile bağıntısını betimleyerek açıklamaya girişir. Bu tartışmanın kendilik boyutudur. Sartre bunun dışında cogitonun zamansallığına dair bir soru sorarak, cogitoda bulunan anındalığı aşmak üzere ilerler:

Ancak Kartezyen ‘düşünüyorum’, zamansallığın anlık perspektifinden tasarlanır. Cogito’nun içinde bu anlığı aşmanın bir yolunu bulabilir miyiz? Eğer insan gerçekliği ben-düşüncesinin varlığıyla sınırlı olsaydı, sadece bir anın gerçekliğine sahip olurdu. Ve Descartes’ta bunun anlık bir bütünlük olduğu oldukça doğrudur, çünkü kendi içinde gelecek üzerinde herhangi bir iddiada bulunmaz, çünkü bir andan diğerine geçmesini sağlamak için sürekli bir “yaratma” eylemi gerektirir. Peki ama anın hakikatini tasavvur edebilir miyiz? Ve cogito kendi tarzında geçmiş ve gelecekle ilgilenmez mi? (1943: 121)

Cogitonun zamansal boyutu, anındalık tartışmasına dayanır. Sartre’ın projesi her şeyden önce düşünceyi şimdinin sınırlarından kurtarmaktır. Bunu başarmanın yolu da cogitoyu genişletmektir. Bu genişleme çabası ilgili anındalığı aşmakla mümkündür ve ancak zamanın ötesine geçmekle mümkündür. Cogitonun geçmiş, gelecek tarzındaki bu bağlılığını, Sartre’ın cogitoyu zamansallık içinde, özellikle de üç zamansal boyutta (geçmiş, şimdi, gelecek) yeniden formüle etmesine yol açtığı şeklinde yorumlanabilir. Son çözümlemede, farklı nedenlerle zamansallık temelinde, Bachelard cogitoları katmanlaştırırak, Sartre ise genişleterek yeniden formüle eder.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 93.

Bachelard’ın Cogito Reformülasyonu

Bachelard’ın yeniden formülleştirmesi, cogito’ları kat kat dizme eylemiyle gerçekleştirilir. Bachelard bu yeniden formülasyonu ‘bileşik metafizik, bileşik idealizm çabası’ olarak adlandırır (1993: 99). Peki cogitoları katmanlaştırmaktan ya da kat kat dizmekten ne anlaşılması gerekir? Başlangıçta “düşünüyorum öyleyse varım” (je pense donc je suis) yerine “düşündüğümü düşünüyorum öyleyse varım” (le je pense que je pense donc je suis) koymak gerekir, başka bir deyişle Bachelard cogitoyu cogito cogitem olarak yeniden formüle etmeye başlar; zira cogito cogitem daha biçimseldir ve cogito cogitem tarafından onaylanan varoluş’salt düşünce tarafından ima edilen varoluşa tercih edilir (1993: 99). Bu biçimselleştirme neye yol açar? Bachelard, “bizim ‘şüphe eden, duyan, tasavvur eden, onaylayan, reddeden, isteyen, istemeyen, hayal eden ve hisseden bir şey’ olduğumuzu söylemenin cazibesini” azaltarak doğrudan yanıt verir (1993:99). Dolayısıyla sürekli olumlama gerektiren fenomenal varoluş olamaz. Olumlamayla başlayan ve doğrulamaya doğru devam eden ilişki ‘ben’ ve ‘var’ arasında bulunur, yani fenomenal bir varlık olarak ben, kalıcılık yoluyla olumlanmalı ve ‘ben’in içerdiği ampirik varlığa ulaşmayı amaçlayan kartezyen cogitodaki ‘varım’ tarafından doğrulanmalıdır. Onaylama ve doğrulama arasındaki fark, iddia etme ve güvence verme arasındaki farka yakındır; başka bir deyişle, onaylamanın açık bir referansa sahip olması gerekmez, ancak doğrulamanın bir şeye atıfta bulunması gerekir. Bu ‘ben’ herkes tarafından bilinen şey olarak kabul edilir. Dolayısıyla kartezyen cogito, bize fenomenal bir varlık olarak görünen ve ‘ben’ tarafından onaylanan ‘ben’in olumlanmasına dayanır. Bachelard’a göre alıntıladığı Ch. Teissier du Cros’un kartezyen cogito eleştirisi, ‘ben’in varlığını bir tekrar olarak sunar ve kartezyen cogitonun bu argümantasyonunun bir sonucu olarak, benliğin özgül deneyimi ile şeylerin özgül deneyiminin benzer olduğu ilan edilir (1993:99). Bachelard, M. Ch. Teissier du Cros’un cogito eleştirisine katılarak ve bu benzerliği reddederek cogitoyu yeniden formüle eder:

Aksine, ‘düşündüğümü düşünüyorum’a kadar gidersek, fenomenolojik betimlemeden çoktan kurtulmuş oluruz. Bir adım daha ileri gidersek ve (cogito)3 olarak adlandıracağımız ‘düşündüğümü düşündüğümü düşünüyorum’ ile ardışık varoluşlar biçimlendirici güçleriyle ortaya çıkar. Biraz pratikle şimdiki an üzerinde tam olarak özetlenebilir görünen, bu saf biçimsel tesadüfler aracılığıyla dikey zamanın ilk taslağını çizen numenolojik bir betimlemeye girişmiş oluruz (1993:99).

İçkin zaman ve geçişli zaman arasındaki ayrım daha basit bir şekilde benliğin zamanı ve dünyanın zamanı ayrımı olarak adlandırılır. Bachelard’a göre içkin zamanın geçişli zamandan daha üstün olduğu, yaşamsal eylem ve yaşamsal dinlenmeye hükmedebildiği açıktır:

Gerçekten de düşünce zamanının yaşam zamanına karşı öyle bir üstünlüğü vardır ki bazen yaşamsal eylem ve yaşamsal dinlenmeye hükmedebilir. Dolayısıyla zihnin zamanının kendi dışındaki düzlemler üzerinde derin bir etkisi vardır.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 94.

(1993:91-92).

Aksine, Bachelard’ın tam kurtuluş önerdiği geçişli zaman “tutkuların ve içgüdülerin ağırlığından utanır” (1993: 100). Dolayısıyla Bachelard açıkça geçişli zamanın Descartes’ın cogitantının içerdiği tözsel tekrardan kurtarılarak tamamen özgürleştirilmesini önermektedir: Bachelard’a göre eşzamanlı olan, zamanın doğrusallığı içinde ‘gördüğümüzü konuşuruz; konuştuğumuzu düşünürüz’ ve psikolojik zamanlar sadece bu geçişli zaman içinde senkronize olur. ‘Gördüğümüzü konuşuruz; konuştuğumuzu düşünürüz’ daha da biçimselleştirilirse, başka bir deyişle bu biçimsel bir egzersiz haline gelirse, Descartes’ın kavrayışının ötesine geçen bir duruma ulaşılır. Benliğin maddesinden ve benliğin tarihsel deneyiminden kaçmak başarıya ulaşır ve Bachelard için bu, fenomenolojik alandan çıkıp numenoloji alanına girdiğimiz anlamına gelir. Biçimsel kişi bu numenolojik tanımın bir parçası olacaktır. Bachelard bu formel kişiyi, tutkular ve içgüdüler için yumuşak bir noktaya sahip olan kartezyen cogitonun tözsel kişisiyle karşılaştırır. Bu aynı zamanda ontolojik öznenin içinde kalmaya çalışan Heidegger’in tam tersine deneyimden ve ontolojik özneden kaçmak için bir nedendir.

Bachelard’ın anlayışına göre ‘fenomenoloji’ terimi tercih edilebilir değildir, numenolojik” demesinin nedeni terminolojik bir farklılık olmasıyla birlikte bu alanı, bilincin her zaman bir şeyin bilinci olduğu Husserlci fenomenolojinin alanı olarak yorumladığını ve aslında Bachelard da ‘bir şeyin bilinci’ni muhafaza ettiğini; ancak ona göre bu ‘bir şeyin bilinci’ mutlaka ‘bir şeyi düşünmek’ olmak zorunda olmadığı biçiminde yorumlanabilir. Ona göre, düşünme hakkında düşünmek mümkündür, ancak bu biçimsel bir süreçtir. Husserl ‘bir şeyi düşünmeyi’ ve aynı zamanda ‘bir şeyin bilincini’ muhafaza eder ama bu ‘bir şey’ Bachelard’ın incelediği ‘bir şey’ gibi değildir. Düşünmenin nesnesi (cogito)2 durumunda henüz ‘bir şey’ değildir, ‘düşünme’nin kendisidir, başka bir deyişle bir şeyi düşünmek tözsel değildir.

Bachelard (cogito)3 durumunda “düşündüğümü düşündüğümü düşünüyorum” olarak kalmayı önerir; (cogito)3 ‘var(ım)’dan bağımsızlaşarak (cogito)2 durumundan ayrılır. O halde tözsel olan cogitoları kat kat dizmeye geri dönemez ve bu da tekrarın kırılmasıyla sonuçlanır. Kabaca nedensellik ve cogito arasındaki ilişki şöyledir: (cogito)1 etkin nedenselliği, (cogito)2 nihai nedenselliği, (cogito)3 biçimsel nedenselliği ima eder. Bachelard, (cogito)3 içinde kalma iddiasını meşrulaştırmaya çalışır:

Bir amaca yönelik olarak hareket etmek, bir düşünceye yönelik olarak hareket etmektir, kişinin bu düşünceyi düşündüğünün farkına varmasıdır. Biçimsel nedensellik ancak (cogito)3 ile tüm saflığıyla ortaya çıkacaktır (1993: 101)

(Cogito)3 katmanında kalmak bizi bir şeyin bilincinden bağımsızlaşmaya götürür; (cogito)3 durumunun biçimsel yapısıyla bilincin bilincine varılır ve artık tözsel olana dönüş yoktur, onun saflığı “varım” ile hiçbir ilişki içermeyen bu durumdan gelir. (Cogito)3 yani bilincin bilinci bir başka deyişle cogito’nun 3. gücünde kalmak ‘aynı-öteki-aynı’ dizilerinde oluşan Hegelci diyalektikle ilişkili olarak incelenmeye açıktır, ‘düşündüğümü düşündü


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 95.

ğümü düşünüyorum’ formu itibariyle Hegel’in öz-bilinç kavramıyla örtüşür ve Bachelard da Koyré’nin Hegel’den yaptığı alıntıyı (1993: 92-93) onaylayarak Hegel’in projesine sadık olduğunu açıkça gösterir. Bachelard ve Husserl arasında terminolojilerinde farklılıklar olsa da, temelde Bachelard’ın psikolojik yaklaşımıyla Husserl’in projesine yakın ya da sadık olduğunu iddia etmek de mümkündür Son çözümlemede, tutkuları ve içgüdüleri beraberinde getiren geçişli zamandan kaçma eylemi, bu cogitoları katmanlaştırma çabası sayesinde mümkün görünmektedir. Cogitoları kat kat dizmenin önemli sonuçlarından biri, etkin ve nihai nedensellikten öz-bilinç ve bilincin bilincini içeren biçimsel bir nedenselliğe geçmemizdir:

İlk kökten ayırmanın zorlukları aşılır aşılmaz, örneğin (cogito)3 veya (cogito)4 durumunda varlığın gerçekten kendisiyle ilgilendiği bu katı totolojik psikolojinin durma değeri fark edilecektir. O zaman düşünce tamamen kendisine dayanacaktır. Düşündüğümü düşünüyorum, ben benim ile eşanlamlı olarak beni düşünüyorum haline gelecektir. Bu totoloji anındalığı garanti eder. (1993:100)

Sartre’ın Cogito Reformülasyonu

Zamansal boyutların preontolojik ve fenomenolojik tanımı, Sartre’ın anlayışına göre zamanın varlığının incelenmesine göre önceliklidir. Sartre ve Bachelard için, terminolojileri ne kadar farklı olursa olsun, zamanın çeşitli boyutları olduğu açıktır. Bachelard zamanın kalınlığıyla ilgilenir ve zamanın boyutları dikey olarak incelenir. Süreklilik zamansal üst üste koymayla bağlantılıdır. Sartre zamansallığı “özgün bir sentezin yapılandırılmış anları” olarak inceler (1943: 142) . Bu özgün sentez gereklidir, aksi takdirde “tüm seri bu paradoks tarafından yok edilir: geçmiş artık değildir, gelecek henüz değildir, anlık şimdiye gelince, herkes onun hiç olmadığını bilir, sonsuz bir bölünmenin sınırıdır, tıpkı boyutu olmayan nokta gibi”(1943: 142). Sartre’ın bize önerdiği “mümkün olan tek yöntem”, zamansallığı “ikincil yapılarına hükmeden ve onlara anlamlarını veren bir bütünlük olarak” ele alan bir yaklaşımdır (1943: 142). Fenomenolojik betimleme palyatif bir mesele haline gelmiştir; esas olan “küresel zamansallığın bir sezgisine” ulaşmaktır.

Sartre zamansal boyutları Bachelard gibi irdelemez. Geçmiş, şimdi, gelecek zamansal boyutları, bu diziyi korumak isteyen Sartre için ilkseldir. Sartre a göre bellek kuramlarının temel sorunu, geçmişin varlığına ilişkin bir ön kabul içermeleridir. Hayal-kurgu ve bellek birbirinden ayırt edilemez çünkü kendilerini aynı özelliklerle sunarlar ve bu özellikler şimdiki zamandaki belleğin nitelikleridir. Sartre’a göre dolayısıyla bunlar şimdiki zamandan çıkarıp geçmişe götüremezler yani “‘geçmiş’ boyutunu yalnızca şimdiden ödünç alınan unsurlarla oluşturmayı başaramayız” Sartre bu konuda çok kesin ifadelere sahiptir:

Geçmişe dönmekle, bir olay var olmaktan çıkmaz, sadece hareket etmeyi bırakır, ama sonsuza kadar ‘yerinde’, tarihinde kalır. Böylece varlığı geçmişe iade etmiş oluyoruz ve haklı olarak, sürenin bir iç içe geçişler çokluğu olduğunu ve geçmişin sürekli olarak bugünle birlikte örgütlendiğini de onaylamış oluruz (1943: 144).


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 96.

Bergsoncu yaklaşım Bachelard gibi Sartre tarafından da eleştirilir, çünkü bu iç içe geçme geçmişin yeniden doğuşunu, bize musallat olmasını, kısacası bizim için var olmasını açıklamaz (1943: 144). Sartre’a göre daha sonra, cogito açısından incelenen bu sorunun Husserlci tersine çevrilmesi, onu önce anlık olarak yerleştirir ve hiçbir çıkış yolu bırakmaz ve bu yaklaşımların ortak sorunu “geçmiş ile bugünümüz arasındaki köprüleri atarak işe başlamak” olarak şöyle belirler:

Dolayısıyla, geçmişe varlık vermekle hiçbir şey kazanmış olmayız, çünkü bu tavizin koşulları altında, geçmişin bizim için varlık olmaması gerekir. Geçmişin Bergson ve Husserl’in olmasını istediği gibi olması ya da Descartes’ın olmasını istediği gibi artık olmaması, eğer onunla bugünümüz arasındaki köprüleri keserek başladıysak, pek de önemli değildir (1943: 145).

Descartes’ın ve Bergson’un kavramları geçmişi şimdiden izole eder ve bilinci kendinde varlığa verir. Bu izolasyondan sonra, onları birbirine bağlamak artık mümkün değildir; zira “bu şekilde tasarlanan şimdiki zaman geçmişi tüm gücüyle reddedecektir” (1943: 145). Bu anlayışın hatası zamansal olguyu kendi bütünlüğü içinde ele almamaktır. Sartre’a göre zamansal olguyu kendi bütünlüğü içinde düşünmek bize şu sonucu vermelidir:

Geçmişim her şeyden önce benimdir, yani benim olduğum belli bir varlığın işlevi olarak vardır. Geçmiş hiçbir şey değildir, şimdiki zaman da değildir, ama belirsiz bir şimdiki zamana ve kesin bir geleceğe bağlı olarak kendi kaynağına aittir (1943: 145).

Bachelard’ın anlayışının aksine, bu yaklaşımda vurgu ‘ben’ üzerindedir. Şimdi ve geçmiş arasındaki ilişki korunmalıdır: “Geçmişim asla ‘geçmişliğinin’ yalıtılmışlığı içinde görünmez; böyle var olabileceğini düşünmek bile saçma olurdu: o aslında bu şimdiden geçmiştir.” (1943: 146). Bu ‘ben olmaklık’ (moiïtié) vurgusu önemlidir çünkü bu ilişkinin sürmesinin tek yolu budur. Eğer dilbilgisel özne geçmiş haline gelirse, şimdiki zamanla tüm ilişkiler kesilir, yüklem geçmişte kalır ve aynı zamanda bu özne tüm nitelikleriyle geçmişte kalır. Anımsama olanağına sahip olmak isteniyosa şimdiki zamandan gelen ve geçmişle teması sürdüren tanıyıcı sentezin kabul edilmesi zorunludur. Eğer bu özgün bir varoluş tarzı değilse, temsili de imkansızdır. ‘Benliğe vurgu yapan bir başka bakış açısı ancak benliklerin çoğulluğu ile mümkündür; lakin Sartre bunu da eleştirir: “Proust kuşkusuz benliklerin birbirini izleyen çoğulluğunu kabul eder, ancak bu anlayış, kelimesi kelimesine alırsak, bizi çağrışımcıların kendi zamanlarında karşılaştıkları aşılmaz zorluklara geri götürür “ (1943: 146).

“Benliklerin ardışık çoğulluğu” Sartre için bir çözüm değildir. Aynı dilbilgisel özne olma sorunu kalıcılık tartışmasında kalır. Dolayısıyla kalıcılığın imkânı “kalıcılığın olabilmesi için bir geçmişin ve dolayısıyla o geçmiş olan bir şeyin ya da birinin olması gerekir” şeklinde açıklanır. Bu açıklama aynı zamanda, geçmişin temel nitelemesini “bir şeyi ya da birini geçmiş olmak, bir geçmişe sahip olmak” şeklinde belirleyerek ben olmaklık ile


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 97.

geçmiş arasında sıkı bir ilişki kurmaya götürür. Bir geçmişe sahip olmak ifadesi, birinin bir arabaya ya da bir yarış atına sahip olması gibi değildir. Sartre ‘geçmişe sahip olmak’ (avoir un passé) yerine kendi geçmişi olmak (être son propre passé) ifadesini önerir çünkü bu ifadeyi maddeye uygularsak kendi geçmişi olmak haline geleceğini iddia eder. Bu şekilde, ‘ben’ vurgusu açıklanır ve vurgunun meşrulaştırılması cogitonun yeniden formüle edilmesinden hemen önce gelir: “Şimdiki varlık bu nedenle kendi geçmişinin temelidir ve ‘idi’nin (Türkçe’de geçmiş zaman anlamını veren fonetik olarak değiştirilmiş bir son ek, Fransızca karşılığı était), geçmiş zaman olarak açıkça ortaya koyduğu bu temel karakteridir” (1943: 149).

Şimdi ile geçmiş arasında bir aracı olarak hizmet eden bu “idi”, bir varlık tarzı olarak ne tamamen şimdi ne de tamamen geçmiştir (1943: 150). Böylece Sartre, şimdiki zamandan gelen ve geçmişle teması sürdüren hareket noktasını bulur; bu “idi”, geçmişle “köprüleri atmadan” düşüncenin şimdiki zamanın sınırlarından kurtarılmasını sağlar. Bu anlamda varlık tarzı (kipi) olarak: “Ben geçmişimim. Ona sahip değilim, ben oyum… Ama öte yandan ben geçmişim değilim. Ben o değilim çünkü ben o idim.” (1943: 150) ve Sartre cogitoyu yeniden formüle eder:

Bu beni her an bir diplomat ya da denizci değil, bir öğretmen yapan şeydir, ancak bu rolü asla ona ulaşamadan oynayabilirim. Eğer geçmişe giremiyorsam, bu onu ulaşamayacağım bir yere koyan sihirli bir erdemden değil, sadece o kendi içinde olduğu ve ben kendim için olduğum içindir; geçmiş, onu yaşayamadan olduğum şeydir. Geçmiş tözdür. Bu anlamda Kartezyen cogito şu şekilde formüle edilmelidir: Düşünüyorum, o halde vardım (1943: 154).

Böylece geçmiş tözsel hale gelir. (1943: 154). Şimdiki zamanla köprüyü atmadan, şimdiyi aşan gelecek, en az tözsel olduğu konuma gelir. ‘Varım’ vurgusu ‘vardım’ da da korunur, ancak bu yeniden formülasyon cogitoda kendilikten zamansallığa geçmeyi sağlar. Bachelard ve aynı zamanda Sartre için cogitonun yeniden formüle edilmesiyle anındalık daha önemli bir tartışma haline gelir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu tartışmanın temelinde Hegelci yaklaşımın bir olumlama ya da olumsuzlama olarak bulunduğunu gözlemlemek mümkündür:

Antik bilgelik şu gerçeğe çok fazla vurgu yapmıştır: Kendim hakkında söylediğimde yanlış olmayan hiçbir şey söyleyemem. Hegel bu argümanı kullanmaktan çekinmemiştir. Ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim, olmak istediğim anda zaten onu yapıyor idim, zaten onu söylüyor idim (1943: 151).

Bachelard ve Sartre’ın Hegel Yaklaşımı

Sartre, Husserlci cogitoyu ilk olarak anlık olarak verili, çıkış yolu olmayan bir şey olarak ve sonucunu da geçmişle bugünümüz arasındaki köprüleri atarak başlamak olarak konumlandırır. Yine şimdiki zamandan gelen ve geçmişle teması sürdüren bir sentezle başlamak gerektiğini iddia eder. Sartre’ın Husserl’e yönelik eleştirilerinden bir diğeri de solipsizme dayanır: “Böylece, varlığı bir dizi anlama indirgeyen Husserl’in benim varlığımla başkala-


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 98.

rınınki arasında kurabildiği tek bağ bilgidir; bu nedenle, Kant’tan daha fazla solipsizmden kaçamaz”(1943: 274).

Bachelard, bir şeyin bilincini içeren bu Husserlci yaklaşımı -Husserl’de bilinç her zaman bir şeyin bilincidir- muhafaza eder, ancak ona göre bu ‘bir şeyin’ mutlaka ‘bir şeyi düşünmek’ olması gerekmez. Ancak daha önce ifade edildiği gibi, terminolojileri arasında farklılıklar olsa da, Bachelard psikolojik yaklaşımıyla Husserl’in fenomenolojik alanına sadıktır.

Sartre da Hegel’in düşüncesini onaylayarak ve Hegel’in Husserl tarafından önerilenin üzerine önemli bir ilerleme kaydettiğine işaret eder:

Gerçekten de, başkalarının ortaya çıkması artık dünyanın ve benim ampirik ‘egomun’ oluşumu için vazgeçilmez değildir: öz-bilinç olarak bilincimin varlığı için vazgeçilmezdir. Özbilinç olarak ego kendini kavrar. “Ben = Ben” ya da “Ben Benim” eşitliği bu gerçeğin ifadesidir. Her şeyden önce, bu öz-bilinç kendisiyle saf özdeşliktir; kendisi için saf varoluştur

“Ben benim” ifadesindeki bu öz-bilinç, Bachelard’ın anlayışındaysa anındalığı garanti eden bir totoloji olarak görülür. Onun cogitoyu yeniden formüle etmesinin sonucunda “düşünce tamamen kendine dayanacaktır. Düşündüğümü düşünüyorum, ‘ben’i düşünüyorum haline gelir, ‘ben’im ile eşanlamlı olur”(1993: 100) . Bachelard böylece temelde (cogito)3 içinde kalma iradesinin Hegelci diyalektiğe (aynı-öteki-aynı) dayandırarak Hegel’in projesine sadık kalır. Sartre ise bu dolayımı ve “öz-bilinci” şu şekilde yorumlar:

Benliğin kendisini bir nesne olarak kavradığı soyut an olarak cogitoyu mümkün kılan ötekinin varlığıdır. Dolayısıyla Hegel’in öteki için varlık olarak adlandırdığı “an”, öz-bilincin gelişiminde gerekli bir aşamadır; içselliğe giden yol ötekinden geçer. (1943: 274).

Hegel, kendisiyle özdeş olan her bilincin diğerinden başka olduğunu yazar; kendini bütünün içinde, bilinçlerin dışında kurmuştur ve onları mutlak olanın bakış açısından değerlendirir. Çünkü bilinçler bütünün anlarıdır, kendi içlerinde birbirine bağımlı olan anlardır ve bütün bilinçler arasında aracılık ederler. (1943: 282).

Sartre son olarak Hegel’in kendisinin konumunu şöyle eleştirir:

Çoğulluk bütünlüğe doğru aşılabilir ve aşılmalıdır. Aslında kendi bilincini unutmuştur, o bütündür ve bu anlamda bilinçler sorununu bu kadar kolay çözüyorsa, bunun nedeni onun için bu konuda hiçbir zaman gerçek bir sorun olmamasıdır. Kendisine bu soruyu hiç sormamıştır. Ama Hegel kendini unutursa, biz Hegel’i unutamayız, bu da cogitoya geri döndüğümüz anlamına gelir (1943: 282).

Her ne kadar bu eleştiri argümanlar açısından geçerli gözükse de oldukça problematiktir; zira ilkin aynı soru Sartre’ın kendisine de yöneltilebilir; Sartre’in yeniden formüle ettiği cogitodaki ‘ben’ vurgusunu göz önünde bulundurarak aynı şekilde ‘biz Sartre’ı nasıl unutacağız?’ sorusu sorulabilir. İkinci olarak da cogitonun ‘düşünüyorum, öyleyse vardım’ yeniden


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 99.

formülasyonu son çözümlemede ‘şimdi artık geçmişimdir’ sonucunu verir. Geçmişin töz olarak alındığı da eklenirse, yalnızca Sartre’in bu Hegel eleştirisi bağlamında, örneğin “Sartre vardı, artık yok” ifadesindeki “artık” sözcüğünün zamansal karşılığı “anındalık” mıdır veya “artık” ifadesinin zamansal karşıtı nedir? Başka bir deyişle “artık” sözcüğünün kullanıldığı andan öncesinin yani tüm geçmiş mi yoksa aynı zamanda bu andan sonraki tüm bir gelecek mi? İkisini birden karşılıyorsa; kartezyen cogitoya geri dönüş anlamına gelmez mi? Kartezyen cogito anlayışında iki an arasındaki geçişi ve hareketin sürekliliğini sağlayan töz, tanrı olurken; burada geçmişin tözleştirilmesi sonucunda sürekliliğin tüm koşulu geçmişe bağlanmış olur. Sartre’in cogito için temel önerisi zamansal transpozedir başka bir deyişle aktarımıdır. Bachelard ise cogitoları süperpoze etmeyi yani kat kat dizmeyi önerir. İlkinde korunandan yani “ben”den, tözsel olandan, “varım”dan ikincisinde uzaklaşılır. Koyré’nin Hegel yorumu, Bachelard’ın cogitoyu yeniden formüle etme görevini teyit etmesine yol açar; zira Koyré’ye göre Hegel, kendi dışında yatan zaman kavramını analiz etmez: “Tam tersine, Hegel’in bize zamanın zihnin yaşayan gerçekliğinde nasıl oluştuğunu göstererek, betimleyerek yok etmeyi üstlendiği şey, soyut ve boş bir kavram olan zaman kavramıdır” (1993: 93). ‘Düşünüyorum’, zihnin yaşayan gerçekliğinde görülebilir; ancak yaşayan gerçeklik yalnızca ‘düşünüyorum’dan ibaret değildir. Bu zaman kurgusunun kendisi bu kavrayışta bir kısıtlamadır. Tümdengelim ya da inşa, ikisi ‘kendini oluşturma’ sürecinde çatışma halindedir. Bu nedenle Koyré, Hegel’in çabasını yorumlamak için ne tümdengelimi ne de inşayı seçer. Bu çaba, soyut ve boş zaman kavramını yok etmek için ‘bizi betimlemek’ ve ‘bize göstermek’ üzerine kuruludur; fakat zaten oluşma sürecinde olan bir şeyi tarif etmek nasıl mümkün olabilir? Bir şeyi tanımlamak için onu var olanın dışında bulmak gerekir, değil mi? Oluş sürecinde olan bir şey nasıl tarif edilebilir? Oluş sürecinde olan bir şeyi tanımlamak için zaman yeterli midir? Zaman, zamanı tanımlamak için yeterli midir? Zamanı tanımlamak için ne kadar zamana ihtiyaç vardır? Kendini oluşturmanın temel çatışması zamanın ‘ben’in dışında bulunmasında yatar, çünkü “kendini tanımlama” çabası aynı zamanda “kendini oluşturmaktır”, değil mi? Eğer ‘ben’in dışındaysa, tarif edilebilir, değil mi? Temsiller, temsili bir şey olarak kabul edilebilecek bir zaman sorunu olarak varlığını sürdürmektedir ve tarihsel yaklaşım, Bachelard’ın ve Sartre’ın dahil edilebileceği psikolojik yaklaşımın aksine – bu ‘aktüel’ ‘öznenin’ büyük bir parantezi olarak kalır.

1Aktüelin iki anlamını da değerlendirmek gerekir: “gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan, güçten fiile geçen” ve “ifadenin yapıldığı anda gerçekten ve tam olarak var olan”.

2 “[…] kendini yazan özne: kendisi hakkında yazan, hakkında yazılan, yazılan […] çifte (en azından) dilimizdeki “özne” kelimesini etkileyen değer: yazının öznesi.” bkz. Lacoue-Labarthe (1979: 221-222)


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Soru önerileri – 2: Cogito Reformülasyonları: Bachelard ve Sartre”, Felsefelogos, 81 (2023/2), 100.

KAYNAKÇA

Adam, C. ve Paul Tannery (1904) Oeuvres de Descartes, Meditations et Principes Paris: Léopold Cerf.

Adam, C. ve Paul Tannery (1908) Oeuvres de Descartes, Physico — Mathematica

Compendium Musıcæ Regulæ Ad Imrectionem Ingenii Recherche de la Verité Supplément à la Correspondance, Paris: Léopold Cerf.

Aristote (2014) Œuvres Complètes, Paris : Flammarion.

Aubenque, P. (1987) Études sur Parménide, Paris : J. Vrin.

Augustin (1869) La Cité de Dieu, Raulx, L. Guérin & Cie.

Augustine (2010) On the Free Choice of the Will, On Grace and Free Choice, and Other Writings, Cambridge : Cambridge University.

Bachelard, G. (1993) La dialectique de la durée, Paris : Quadrige/PUF.

Bachelard, G. (2010) Sürenin Diyalektiği, İstanbul : İthaki.

Des-cartes, R. (1642) Meditationes de prima philosophia: in quibus Dei existentia, & animae humanae à corpore distinctio, demonstrantur, Amsterdam: Apud Danielem Elsevirium.

Des-cartes, R. (1644) Principia philosophiae, Amsterdam: Apud Danielem Elsevirium.

Descartes, R. (1987) Discours de la méthode, Paris : J. Vrin.

Jesus, P. (2008) Poétique de l’ipse: etude sur le Je pense Kantien. Bern: Lang.

Lacoue-Labarthe, P. (1979) Le Sujet De La Philosophie Typographies I , Paris: Aubier-Flammarion.

Mercer, C. (2017) “Descartes’ debt to Teresa of Ávila, or why we should work on women in the history of philosophy”, Philos Stud, 174, 2539–2555.

Merleau-Ponty, M. (1945) Phénoménologie de la perception, Paris: Gallimard.

Nasr, S. H. ve O. Leaman (1996), History of Islamic Philosophy.

Nietzsche, F. (2000) “Par-delà bien et mal”, Raphaël Enthoven (der.), Œuvres içinde, Paris. Flammarion, 619-841.

Sartre, J. P. (1943) L’être et Le Néant, Paris: Gallimard.

Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025
Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 186.

HOW CAN MARX-ENGELS AND NIETZSCHE BE ANALYSED IN TERMS OF THEIR DEFENCE OF POSITIVE EXISTENCE AGAINST THE EMPHASIS ON NEGATIVITY IN HEGELIAN DIALECTICS?

Öz:

Felsefe metinleri tarihi içerisinde bir soru önerisi ortaya koymak amacıyla;  Marx ve Engels’in canlı insan bireylerinin varlığını, insanlık tarihinin ilk öncülü olarak alıp tüm tarih çalışmalarının insan eyleminden yola çıkması gerektiği iddiası ve Nietzsche’nin soylu ahlakında efendinin kendini olumlayarak ortaya koyma durumu Hegel’in diyalektiğindeki olumsuzlama (négativité) vurgusuna karşılık olarak farklı yönlerden pozitif varoluşun savunması olduğu söylenebilir mi sorusunun hangi metinlerle, nasıl ele alınabileceğine dair bir perspektif sunmaya çalışmaktadır.

Anahtar Sözcükler: marx, nietzsche, pozitif varoluş, diyalektik, olumsuzlama,

Abstract:

In order to propose a question within the history of philosophical texts; Marx and Engels’ claim that the existence of living human individuals is the first premise of human history and that all historical studies should start from human action, and Nietzsche’s noble morality in which the master posits himself by affirming himself, in contrast to the emphasis on negativity (négativité) in Hegel’s dialectic, tries to offer a perspective on which texts and how the question of whether it can be said to be the defence of positive existence in different ways can be addressed.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 187.

Keywords: marx, nietzsche, positive existence, dialectic, negativity,

GİRİŞ

Felsefenin başlangıcından -en azından “felsefe” sözcüğünün ilk ortaya çıkışından- bir başka deyişle felsefenin doğum yeri olarak genel kabul gören Antik Yunan’dan günümüze kadar oluşturulmuş eserlerin tamamı düşünüldüğünde devasa bir okyanusun içinde kaybolma hissi olağandır. Bu okyanusun içinden rasgele ya da herhangi bir karşılaşma sonucunda tanışılan düşünürler ve onların eserlerini incelemek de bu okyanusta bir ada bulmak gibi düşünülebilir. Bazı durumlarda bu ada öyle büyük gelir ki sanki dünyanın tamamı o adadan ibaret gibidir; sonra adanın kıyısından yeniden engin okyanus kendini gösterir. Bazı durumlardaysa böyle bir ada bulunmaz; sanki bir tekneyle oradan oraya sürükleniyor gibi olabilir: düşünürden düşünüre, bir eserden başka bir esere… Belirli bir doktrin altında çalışılmıyorsa, tamamen antik limana sığınılmamışsa ya da felsefe yerine sadece felsefe tarihi incelenir hale gelinmemişse; bu kaybolma, sürüklenme ya da bir süreliğine dünyanın tamamı sanılan adanın küçüklüğü ya da okyanusun devasa oluşu karşısındaki hayal kırıklığı hissi, felsefe metinlerini incelerken belirli bir felsefe tarihi okumasının eşliğinde karşılanabilir. Bu belirli felsefe tarihi okuması kadar bir “soru” ortaya koymak da başka bir deyişle bir “pencere açmak” bir “öneri oluşturmak” da bir o kadar önemlidir; zira anahtar işlevi gören bu “soru” olmaksızın felsefe tarihi okumasının kapısı içeriden kilitlidir denebilir. Son çözümlemede, bu çalışma da temelinde bir “soru” önerisi vermeye çalışır. Bu açıdan ele alındığında, bu çalışma belirli bir felsefe tarihi okuması başlangıcı için bir ipucu (Descartes-Vico karşıtlığı) ve Nietzsche ve Marx’ın ilgili eserlerinden hareketle Hegel diyalektiğindeki olumsuzlama vurgusuna karşılık olarak okunabilmelerine dair bir soru önerisi içerir. Bu anlamda, ilgili sorunun yanıtlanması bu çalışmanın limitlerinin ötesindedir, çok daha kapsamlı bir araştırma gerektirir ve çalışmanın temel motivasyonu da bu kapsamda bir çalışmanın yapılmasına yola açabilecek bir soru önermektir.

 

MARX VE ENGELS

Karl Marx’ın (erken dönem) gençlik eserleri[1] arasında listelenmesinin genel kabul gördüğü 1844 El Yazmaları metninin nirengi noktasının “yabancılaşma” olduğu yorumu kabul edilebilir gözükmektedir. Marx, bu metinde yabancılaşmanın üç türünü ortaya koyar: İnsanın üretimine yabancılaşması, ürettiği ürüne yabancılaşması, insanın türüne (kendine) yabancılaşması… Bununla birlikte metin yayınlanmak üzere hazırlanmadığından yani ismiyle müsemma el yazmalarından oluştuğundan ve bu el yazmalarından aşağı yukarı bir yıl sonra -1846 başlarında- Friedrich Engels ile birlikte oluşturdukları


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 188.

Alman İdeolojisi metninde çok daha sarih bir biçimde gözükecek öncülleri içerir. Metinden öncüllerini çıkarabileceğimiz işçi-ürün ilişkisiyle, Hristiyan-fetiş ilişkisi arasında, kapitalist üretim biçimiyle din arasında kurulabilecek analojilerden ilahiyatçı-iktisatçı analojisi bu çalışmanın yapılmasını tetikleyen temel unsurdur. Onlara göre, ilahiyatçının temel uğraşı, kötülüğün kökeni olarak ilk günah, iktisatçının temel uğraşıysa mülkiyetin kökeni uğraşması ve kapitalist üretim biçimini “doğal durum” olarak gösterme çabasıdır. Marx, iktisatçıları önce “kapitalist üretim biçimini” doğal durum olarak gösterip daha sonra da “kökendeki durumun” bu olduğunu iddia etmeleriyle eleştirir ve diğer her şeyin bundan kaynaklandığı iddiası üzerine gider. Bir anlamda iktisatçı aslında Hristiyan ahlakını, ilahiyatçı da aslında bir iktisat teorisini kullanır. Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda, Hegelci Diyalektiğin ve Felsefenin Bir Bütün Olarak Eleştirilmesi[2]  adlı son bölümünde Genç Hegelciler üzerinden başladığı kapsamlı Hegel eleştirisini, Alman İdeolojisi eserinde genişleterek devam ettirirler (1972: 124-149). Daha önce bahsedilen analoji kapsamında, Hegel sistemini de “piyasa ekonomisinin bir olumlaması” olarak ele alır ve iktisatçılar üzerinden eleştirirler.

Alman İdeolojisi eserindeki Genel Olarak İdeoloji, Özel Olarak Alman İdeolojisi bölümü, Hegel’i tam olarak aştığını iddia edenlerin aslında Hegel’in sisteminin yalnızca bir yönünü eleştirdiklerini hiçbirinin Hegel’i kapsamlı bir eleştiriye tabi tutmadığını ve bu yönleriyle de aslında Hegel’e bağlı kaldıklarını iddia ederek başlar. Marx ve Engels’e göre, Eski-Hegelciler ile Genç-Hegelciler, her ne kadar eleştiri ve olumlama konusunda farklı olsalar da dinin, kavramların ve tümel bir ilkenin egemenliği konusunda hem fikirlerdir  (bir taraf gasp olarak gördüğü bu egemenliğe karşı çıkarken, diğer taraf onu meşru görüp göklere çıkarmaktadır). Genç-Hegelciler yine bağımsız bir varlık olarak ele alınan bilincin ürünleriyle (tasavvurlar, düşünceler, kavramlar vb.) –ki bunlar Hegel’in sisteminde olumlanır- mevcut bilincin yerine insani, eleştirel ya da bencil bir bilinç koyarak sınırlarından kurtulmalarını gerektiğini iddia eden ahlaki bir postulat koyarlar. Marx’a göre ise bu yalnızca yorum değişikliğidir ve hatta tüm bu söylemler bilhassa “söylemlere karşı söylemler” olarak kaldıkları müddetçe koyu bir muhafazakârlığa da işaret etmektedir. Marx bu eleştirisini, “bu filozofların hiçbirinin aklına Alman felsefesi ile Alman gerçekliği arasındaki bağlantıyı, kendi eleştirileri ile kendi maddi çevreleri arasındaki bağlantıyı sormak gelmediğini”[iii]  ifade ederek bitirir (2004: 105; 1968: 44).  Marx, kendi hareket noktası olan öncüllerin her şeyden önce gerçek öncüller (ampirik yolla saptanması mümkün) olduğunu iddia eder; bu öncüller “Gerçek bireyler, onların eylemleri ve maddi yaşam koşulları, hem hazır halde bulunanlar


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 189.

hem de kendi eylemleri tarafından üretilenlerdir”[4] (1968: 45). Canlı insan bireylerinin varlığı, insanlık tarihinin ilk öncülü olmakla beraber tüm tarih çalışmaları da bu bireylerin fiziksel yapısı ve bu yapıdan kaynaklanan doğayla kurdukları ilişkilerden kısacası insan eyleminden yola çıkmak zorundadır.

NIETZSCHE

Nietzsche, İyinin Kötünün Ötesinde (Jenseits von Gut und Böse) adlı eserinde Hristiyan ahlakının ne olduğunu ortaya koyar ve Ahlağın Soykütüğü Üzerine (Zur Genealogie der Moral) adlı eserinde ise bu ahlakı eleştirir.  Çalışmamızın Nietzsche ile ilgili bölümü şu sorular üzerine yoğunlaşır: “Nietzsche’ye göre ilk neden arama ve bulma girişimin altında, yani suçun (günahın kökeninde) insanın temelde bir ekonomik yapıya yerleşmesi mi vardır? Suç ve cezanın kökeni günah ve sevabın kökeni basit bir takas ilişkisi midir?”

Ahlağın Soykütüğü Üzerine, evrensel doğru ve yanlış olmadığını, koşullara, kültüre bağlı olarak geliştiği temel iddiasına sahip Paul Rée’nin Ahlaki Duyguların Kökeni (Der Ursprung der moralischen Empfindungen) başlıklı eserine karşı olarak yazılır. Ceza, pişmanlık, ahlak ve sorumluluğun kökenleri bu eserin temel konularıdır. Nietzsche,  Ahlağın Soykütüğü Üzerine (1887) adlı eserini, bu eser hakkında bir yıl sonra yani 1888’de Wagner Olayı  (Der Fall Wagner) başlıklı eserinde bir notta şöyle bir değerlendirme yapacak kadar önemli görür:

Soylu ahlak” ile “Hristiyan ahlakı” arasındaki karşıtlık ilk kez benim “Ahlakın Soykütüğü” kitabımda öğretilmişti: dini ve ahlaki bilginin tarihinde belki de bundan daha belirleyici bir dönemeç yoktur. Bana ait olanın mihenk taşı olan bu kitap, yalnızca en yüksek fikirli ve en katı ruhlara erişebilme şansına sahiptir: geri kalanlar bunu duymaktan yoksundur. İnsan bugün kimsenin sahip olmadığı şeylere tutkuyla bağlanmalıdır[5] (1988a: 52)…>

Nietzsche’de genel olarak rastladığımız kendi metinlerini olumlamanın bir örneği olan bu değerlendirme ve kendi yazınsal geçmişine dair yaklaşımı bir anlamda inşasızlaştırma (dekonstrüksüyon) süreci olarak da görülebilir. Sonuç itibariyle Nietzsche için Ahlağın Soykütüğü eseri bir “mihenk taşı”dır. Önsöz ve üç inceleme yazısından oluşmaktadır. İlki “İyi ve Kötü”  “İyi ve Fena” (“Gut und Böse” “Gut und Schlecht”), ikinci inceleme “Suç”, “Vicdan Azabı” ve Benzeri Şeyler (“Schuld”, “schlechtes Gewissen” und Verwandtes),  üçüncü inceleme ise “Çileci İdeallerin Anlamı Nedir?” (was


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 190.

bedeuten asketische Ideale?) başlıklarını taşır ve üç inceleme de temelde Hristiyan ahlakını eleştirmektedir. İlk inceleme efendi, soylu ahlakı ile köle, sürü ahlakını karşılaştırmasını içerir. Dil bilim ve etimolojik yaklaşım ile tarihsel yaklaşımın bir arada kullanılması önerilmektedir. Schlecht ve gut sözcüklerinin kökeninden yola çıkılır, bunların arasındaki fark soyluların adlandırmasından gelir ve başta ahlaki değer taşımazlar. Birer adlandırmadırlar, tanımdırlar (zengin-fakir, güçlü-güçsüz gibi);  güçlü ve özgür olanların mutluluğunu arttıranlar iyi, zayıf ve köle olanlara ait olanlarsa kötü olarak kabul edilir.  İyi ve fena olanın farkı ise; soylulara, efendilere kin besleyen kölelerden, sürüde kaynağını bulur. Her türlü efendilik ve güç olumsuzdur. Alçak gönüllülük, rekabetin, gururun, bağımsızlığın(–ki bunlar günah -)  zıttı olarak merhamet ve itaatin, bir gün gelip dünyayı ele geçireceğini ve iyi birer davranış olacak olmaları köle isyanının temel hedefidir ki bu insanlığı; güç ve eylemi, eylemsizliğe, yavanlığa ve insandan uzak bir nihilizme götürmesiyle kültürü harap edendir. İkinci inceleme; suç, vicdan azabı ve cezanın kökenine dairdir; başka bir deyişle kötülüğün kökeni incelenir. Önceleri bunlar da ahlaki değeri taşımazlar.  Suç, borca bağlı ve ceza da borcun ödenmesinin garantisi olarak vardır. Köle ahlakının yükselişiyle, bunlar da ahlaki değer taşımaya başlar. Adalet, borca uygun cezaya dönüşür. Günahkâr olma düşüncesi yani vicdan azabı ise zalimliğin engellenmesi için toplumsal olarak ortaya çıkar. Güdülerin introspektif hale gelmesi yani bir çıkış yolu bulamayan güdülere dönüşmesi,  bireysel ve özgür bir toplumdan, toplum kurallarına bağlı yaşama doğru evirilir ve Nietzsche’ye göre bu bir hastalıktır. Üçüncü inceleme, çileci ideallerin anlamı; zayıf iradeli olanların özelliği olarak “çilecilik”, hayvani güdülerin günah olarak algılanması ve terbiye etmeye çalışmak, sanatçıların çileciliğe eğilimlerinin olmayışı lakin zıttı da olmamaları hakkında ve papazların çileciliğiyle dinsel çileciliğe dairdir. Metnin önsözünde de diğer kısımlarında da olduğu gibi çeşitli filozoflara açık ya da üstü kapalı göndermeler vardır. Kant’ı eleştirdiğini varsayabileceğimiz ironilerle başlar metin : “Biz kendimizi bilmiyoruz, biz bilenler, biz kendimiz, kendimizi bilmiyoruz: iyi bir nedeni var bunun. Hiç aramadık ki kendimizi – nasıl olacaktı da bir gün kendimizi bulacaktık?”[6] (1988: 247). “Bütün varlığımızın çınlayan on iki çan sesi ve bunu da yanlış sayıyoruz üstelik”[7] ve ilgili paragraf “bilenler değiliz biz”[8] diye sonlanır (1988: 247-248). Nietzsche’ye göre ahlaki önyargıların menşei, kendi tarih anlayışını koyduğu (olguların sıralanışı biçiminde bir tarih anlayışı yanı sıra her şeyi, bilimi de içine alacak bir tarih anlayışı, kendisinin şeylerin tarihselleştirilmesi olarak tarif ettiği tarih anlayışı)  İnsanca, Pek İnsanca (Menschliches, Allzumenschliches) eserinde ilk ifadelerini bulurlar. Tarihten, kendimizi yalıtmaya hakkımız olmadığını iddia etmektedir Nietzsche ve


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 191.

bu eserin sorusunu ortaya koyarken kendi çocukluğundan, on üç yaşından bahseder: İyinin ve kötünün kökeninin ne olduğunu açıklamaya çalışır, daha sonra bir miktar tarih ve dil öğrenimi katıp dinsel ve ahlaki önyargıları birbirinden ayırt etmeyi öğrendikten sonra ve tanrıyı yani doğaüstü bir neden aramayı bırakır. Soru o yüzden şöyle form değiştirir: “İnsan hangi koşullar altında kendisi için iyi ve kötü değer yargılarını icat etmiştir ve bunların kendileri nasıl bir değere sahiptir?”[9] (1988: 249-250).

Nietzsche konu ile ilgili olarak felsefe tarihine yaklaşımını açıkça ortaya koyar. Schopenhauer’i bencil olmayan güdülerin değeri konusunda ve  “merhamet, inkâr, fedakârlık” değerlerinin daha sonra Schopenhauer için  “özü kendinde bulunan değerlere” dönüşmesini olumsuzlar ve merhametin olumlanmasının yeni ve abartılı bir şey olduğunu, birbirinden epey farklı olduklarını iddia ettiği dört filozofta da (Platon, Spinoza, La Rochefoucauld, Kant) merhametin değersiz bir şey olarak alındığını iddia eder[10] (1971: 13).

“İnsan hangi koşullar altında kendisi için iyi ve kötü değer yargılarını icat etmiştir ve bunların kendileri nasıl bir değere sahipti?” sorusundan başlayarak, Nietzsche, ahlak ve ahlaki değerlerin şüphe götürebilir oluşuna varır.  İyi adamın değerinin kötü adamdan yüksek oluşunun şüphe götürmez oluşunu  “ya tersi doğruysa ?”[11] diye sorarak alaşağı etmeye girişir (1988: 253). İngiliz psikologlarını tarihsel anlayıştan yoksun oldukları gerekçesiyle eleştirmekle işe başlar, düşüncelerinin eski moda filozoflar gibi tarih dışı çizgilerde gezindiğini iddia eder. İngiliz psikologlarının şu iddiasını alıntılayıp, kıyasıya eleştirir:

İlk başlarda, bencil olmayan eylemler, kendilerine yönelik gerçekleştirildikleri kişiler, yani yararlı oldukları kişiler tarafından övülür ve iyi olarak adlandırılırdı. Daha sonra övgünün bu kökeni unutulmuş ve bencil olmayan eylemler, sırf alışkanlık olarak her zaman iyi olarak övüldükleri için, aynı zamanda iyi olarak algılanmışlardır – sanki kendi içlerinde iyi bir şeymişler gibi [12] (1988: 258).

Nietzsche’nin bu konudaki temel eleştirisi iyinin gerçek yerinin yanlış yerde aranıp bulunmuş olmasıdır. İyi yargısı, iyiliğin gösterildiği yerde sebebini bulmaz. Nietzsche’ye göre sıraladığı zümrelerin (iyi olanlar kendi içlerinde iyiler, aristokrat, güçlü, yüksek pozisyonlu, yüksek düşünceli, kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünenler) yararla ilgilenmeleri için bir sebep yoktur. İyi ve kötünün zıtlığının kökeni, efendilerin, alt zümrelerle  (alt, basit


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 192.

düşünceli, adi ve köylü sınıfı) ilişki kurmasındadır. Efendilerin adlandırma yoluyla bir şeye sahip olmalarıdır, başka bir deyişle “iyi” kelimesinin bencil olmayan eylemlerle bir ilişkisi yoktur. Ayrıca yine bu hipotezde bencil olmayan davranışın yararının, bu davranışın onaylanmasında sebebini bulduğu varsayımı unutulmuştur, iyi kavramının yararlı-amaca uygun oluşunun unutulabilmesine ihtimal vermemektedir Nietzsche. Yine bu konuda, etimolojik yaklaşım Nietzsche’nin yola çıkarken kullandığı ilk yöntemdir. Farklı dillerde “iyi” sözcüğünün nereden geldiği ve bunların aynı kavram dönüşümüne uğradıkları savını tarihsel perspektifle desteklemektedir. İyi, sınıfsal anlamda “asil” “soylu” temel kavramından doğmuştur.  İyi, “üstün ruhlu” “seçkin ruhlu” “asil ruhlu” anlamlarına gelir. Buna karşı olarak, “bayağı” “avam” aşağı” kavramları “fena” kavramına dönüşmüştür. Bu, yaklaşımını Almanca’daki schlecht ve ondan türeyen sözcüklerin ilişkileriyle ve diğer etimolojik örneklerini Antik Yunanca, Latince gibi farklı dillerdeki örneklerle de destekler.

Nietzsche’ye göre, ahlakta köle isyanı Yahudilerle birlikte başlar ve iki bin yıllık bir geçmişi vardır ve şu an ortada gözükmemesinin sebebi isyanın zafere ulaşmasıdır yani “Yahudi ters çevirme” olarak andığı “aristokrat=iyi=güzel=mutlu=tanrının hoşlandığı” denkleminin terse çevrilmesinin başarılı olmasıdır:

Yalnızca sefil olanlar iyidir, yoksullar, güçsüzler, alçaklar iyidir, acı çekenler, yoksunlar, hastalar, çirkinler de tek dindar, tek tanrısal olanlardır, yalnızca onlar için kutsanma vardır, oysa siz, soylular ve güçlüler, siz sonsuza dek kötü, zalim, şehvet düşkünü, doyumsuz, tanrısızsınız, sonsuza dek sefil, lanetli ve lanetlenmiş olacaksınız![13] (1988: 267).

Nietzsche’nin temel olarak eleştirdiği Hristiyan ahlakının yani kutsal çarmıhın bu ters çevirmedeki rolü Nietzsche’ye göre aslında düşman olmayan Hristiyanlığın amansız bir düşman gibi inkâr edilip tüm dünya gözü önünde çarmıha gerilmesidir. Soylu ahlak kendini evetlemekten doğarken; köle ahlakı kendi dışındakine, farklı olana, kendinden olmayana “hayır” diyerek başlar. Hıncın yaratıcı hale gelip değer üretmesi ahlaktaki köle isyanını başlatır. Eylem olarak tepki koyamayan ve öç yoluyla kendini kuran bir hınç ilkesidir bu. Dışa yönelmek, kendine dönememek hınç ilkesinin bir özelliğidir ve bu yüzden köle ahlakı sürekli bir karşı dış dünyayı gerektirir, bu ahlakta “eylem” bir tepkidir. “Asil değer biçme tarzında ise durum tam tersidir: kendiliğinden hareket eder ve büyür, sadece kendine daha minnetle, hatta


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 193.

daha sevinçle evet demek için karşıtını arar”[14] (1988: 267). Nietzsche, burada açıkça Hegel’de efendi-kölenin doğuşuna atıfta bulunmaktadır. Hegel’de iki özbilincin karşılaşması sonucu biri bir değer uğruna biyolojik varlığından vazgeçmeyi göze alır ve efendi olarak konumlanır diğeri ise efendi karşısında köle olur; bu Hegel diyalektiğindeki karşılıklı ilişkidir; Nietzsche burada sıra önceliğini pozitif varoluşa yani efendinin kendini olumlamasına verir; başka bir deyişle köle ahlakıyla soylu ahlakın karşılaştırılmasının özünde kendiliğinden olan ile tepkisel olan bulunmaktadır. Yine yöntemsel olarak soylu olanın yöntemiyle kölenin yöntemi de terstir:

Tıpkı “iyi” temel kavramını önceden ve kendiliğinden, yani kendi kendine oluşturan ve buradan yalnızca kendisi için bir “fena” fikri yaratan soylunun durumunun tam tersinde olduğu gibi! Soylu kökenli bu “fena” ile doymamış nefretin mayalandığı kazandan çıkan bu “kötü” – birincisi sonradan yaratılmış, yan ürün, tamamlayıcı renk, ikincisi ise orijinal, başlangıç, köle ahlakı anlayışındaki gerçek eylem – görünüşte aynı “iyi” kavramına karşıt olan iki sözcük “fena” ve “kötü” ne kadar farklıdır! Ama aynı “iyi” terimi değil: daha ziyade, insanın kendine hınç ahlakı anlamında kimin aslında “kötü” olduğu sorulsa ya! Tamamıyla kesin bir cevap verelim: tam olarak diğer ahlakın “iyi”sidir bu, tam olarak asil, güçlü, hükümdar olandır. Sadece yeniden renklendirilmiş, sadece yeniden yorumlanmış, sadece hıncın zehirli gözüyle başka bir vehçeye büründürülmüştür[15] (1988: 274).

Böylece, Nietzsche, “iyi ve fena” ve “iyi ve kötü” olmak üzere iki zıt değer çıkarır. “İyinin ve kötünün ötesinde” demenin “iyinin ve fenanın” ötesinde demek olmadığını açık ve net bir biçimde, sınıfsal ve tartışmalı bir biçimde (Yahudiler karşısında Roma olarak) tarihsel olarak ayırır.

İkinci inceleme “Suç”, “Vicdan Azabı” ve Benzeri Şeyler, unutma üzerinden söz vermeye değinerek başlar ve altta yatan hipotez ise gelecektir. Söz vermek, “istiyorum” ile “yapacağım” arasında yer alır. Gelenek ahlakının ve sosyal deli gömleğinin de yardımıyla insan hesaplanabilir hale gelmiştir. Nietzsche bunu olumsuzlayarak otonom olanın ve ahlakın birbirini dışlayan terimler olduğunu belirtir. Egemen insanın vicdanı da ona göre söz vermekten doğan sorumluluğun olağanüstü ayrıcalığının farkında olma, bu özgürlüğün bilinci, kendine ve kadere egemen olma güdüye baskın bir güdüye dönüşmüştür. Vicdan fikrinde de tarihsel bir süreç etkindir. Hafıza yalnızca sürekli acı


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 194.

vereni tutar ve bu anlayışın çok uzun süren bir psikolojik yaklaşımı sonunda, zulmün sonunda, hafızaya beş-altı “yapmayacağım” cümlesi yerleştirilir ve bu hafıza akla kavuşmuş olur.  Bütün iyi şeylerin temelinde kan ve zulüm bulunur. Nietzsche açıkça geçmişi bilmeden ve bilmeye niyetli olmadan, ahlak soy kütüğünün çıkarılmasının imkânsız olduğunu iddia eder. Örneğin, “yapmalısın” önermesi borçlu olma fikrinden gelmesinin atlanması vahim bir hatadır. Ahlakın temel kavramlarından biri olan “suç” Almanca schuld, schulden sözcüğünden gelir yani “borç” kavramından. Cezanın ise hak etmekten bağımsız olabileceği de Nietzsche’ye göre daha önce sorgulanmamıştır:

Şimdi çok kabul edilebilir ve görünüşte çok doğal, çok kaçınılmaz olan ve muhtemelen yeryüzünde adalet duygusunun nasıl ortaya çıktığını açıklamak için kullanılan “suçlu cezayı hak eder, çünkü farklı davranabilirdi” düşüncesi, aslında insan yargısının ve muhakemesinin son derece geç, hatta dahiyane bir biçimidir; her kim bunu başlangıçlara indirgerse, eski insan türünün psikolojisiyle kabaca oynamış olur. İnsanlık tarihinin en uzun dönemi boyunca, azmettirici eyleminden sorumlu tutulduğu için, yani yalnızca suçlu tarafın cezalandırılması gerektiği varsayımıyla ceza verilmemiştir: – daha ziyade, tıpkı bugün ebeveynlerin çocuklarını cezalandırdığı gibi, uğranılan zararın öfkesi zarar verenden çıkarılır – ancak bu öfke, her zararın bir şekilde karşılığı olduğu ve zarar verene acı çektirerek de olsa gerçekten ödenebileceği düşüncesiyle kontrol altında tutulur ve değiştirilir. Bu eski, köklü ve belki de artık yok edilemeyen fikir, yani zarar ve acının eşdeğerliği fikri gücünü nereden almıştır? Bunu daha önce ortaya koymuştum: “hak sahibi” kadar eski olan ve alım, satım, takas, ticaret ve değişimin temel biçimlerine geri dönen alacaklı ve borçlu arasındaki sözleşmeye dayalı ilişkide[16] (1988: 298).

Cezadaki amaç söz verene hafıza sağlamaktır ve borcun ödenmesi tatminle ilintidir. Bu yüzden zalimlik ruhsallaştırılmıştır ve zalimliğin tarih boyunca sevinç ve mutluluk yarattığı Nietzsche’ye göre aşikârdır;  zalimlik olmadan festival olmaması bu yüzdendir. Tarihte kraliyet düğünlerinde, ulusal festivallerde ya da Grek tanrılarına sunulan şeydir “zulüm”.

“Yapmalısın” emrine geri dönersek, kişisel bir zorunluluk yaratan bu emrin kökeni Nietzsche’ye göre en eski ve özgün olan ilişki mübadele ilişkisindedir.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 195.

Satıcı-alıcı, borç veren-borç alan, birey karşısında birey… Nietzsche’ye göre, bu ilişkinin bulunmadığı bir uygarlık olmadığını hatta fiyat biçme, değer atama, benzerleri düşünme, takas yapma insanların ilk düşünceleridir daha da ileri götürürsek düşünmenin kendisidir. Alış ve satış, değerlendiren hayvanın kendisi olarak insanın tarihinde toplumsal örgütlenmenin de öncesine dayanır. Adalet de “her şeyin bir bedeli vardır ve geri ödenebilir” önermesinden uzlaşma ve anlaşma olarak çıkmıştır. Toplumun, toplumda yaşayan birey için, huzur ve güven gibi toplumun ona sağladığı yararları vardır. Suçlu hem bunlardan yoksun bırakılır hem de bunların önemi ona hatırlatılır yani iki kere cezalandırılır. Savaş, tarihteki tüm ceza formlarının kaynağıdır. Yine toplumun gücü arttıkça tekil bireylerin başına gelenler bütüne karşı bir tehlike oluşturmadığı müddetçe umursanmaz olur. Bu da “her şey ödenebilir ve ödenmelidirler” ile başlayan anlaşma olarak ortaya çıkan adaletin kendini ortadan kaldırması anlamına gelir yani hukuk ötesi alan olarak merhamete dönüşmesine. Bu anlamda, devletin kökeni de Nietzsche’ye göre anlaşma değil, iktidardır.

Borçlu ile alacaklı arasındaki ilişki atalarla bir ilişkiye dönüşür yani soya karşı sürekli artan bir borç ilişkisine. Kurban, şölen, tapınak, itaat, kan ve benzerleri bu borcun karşılığıdır ve soy geriye doğru irdelendiğinde soy kurucu olarak tanrıya dönüştürülür, tanrıların kökeni buradadır yani korkuda. Bir işkence aleti olarak tanrıya borçlu olmak vicdan azabının tanrı kavramına sarılmasıdır. Tanrıya karşı bir suç ve ebedi ceza böylece din, “borç” ve “ödev” kavramlarıyla açıklanmış olur.

 

 

 

SONUÇ

Nietzsche’nin yaklaşımında, suç ve ceza, günah ve sevap temelini ekonomide bulan ilişkilerdir. Bu ilişki ahlaka, ahlak da dine dönüşmüştür. Dolayısıyla köken arayışı tamamen insan inşasıdır, insan inşa ettiğini “doğal” addeder ve böylece tarih içinde artık doğalmış gibi gözükür. Marx ve Engels’in de Nietzsche’nin de tarihsel yaklaşımının önemli hedeflerinden biri “doğalcı anlayışın” çözümlenmesidir ve bu konuda benzer sonuçlar çıkarırlar. Nietzsche’nin üç incelemesi de yani köle ahlakı, değerlerin içe dönüşü, çileci fikirler incelemeleri; temelde bunları reddetmekten ya da inkârdan çok bunların insan inşası olduğu iddiası üzerine gitmiştir denilebilir, Marx ile bir anlamda kökensel ortaklığın kurulabileceği yorumu da buradan çıkarılabilir. Felsefe tarihi perspektifinde eğer hakikatin bulunan bir şey mi yoksa kurulan, inşa edilen bir şey mi  olduğu konusunda ki iki radikal görüşten yani Giambattista Vico-René Descartes karşıtlığında; iki yaklaşım da Vico’ya yakın yorumlanabilir yani son çözümlemede düşünürlerin hakikatin temelde


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 196.

insan inşası olduğu iddiasında oldukları söylenebilir… Sonuç olarak, Marx ve Engels, canlı insan bireylerinin varlığını, insanlık tarihinin ilk öncülü olarak alıp tüm tarih çalışmalarının insan eyleminden yola çıkması gerektiğini ortaya koyarken ve Nietzsche, soylu ahlakında efendinin kendini olumlayarak ortaya koymasında (köle ahlakında ki gibi bir dışta olana ihtiyaç duymadan) Hegel diyalektiğindeki olumsuzlamaya[17] (Inwood, 1992: 199) karşılık farklı yönlerden pozitif varoluşu savunmuşlar mıdır sorusu daha kapsamlı bir çalışma için önerilebilir.

DİPNOTLAR

[1]               Bu konuda genel kabul gören anlayış 1846’ya kadar olan eserlerin erken dönem çalışmaları olarak kabul eder. Yine 1848’e kadar olanları da dahil etmek mümkündür.

[2]              Bilhassa bu bölümün Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi eseriyle beraber değerlendirilmesi elzem gözükmektedir.

[3]              Keinem von diesen Philosophen ist es eingefallen, nach dem Zusammenhange der deutschen philosophie mit der deutschen Wirklichkeit, nach dem Zusammenhange ihrer Kritik mit ihrer eignen materiellen Umgebung zu fragen. Bkz. Marx/Engels (2004: 105)

Il n’est venu à l’idée d’aucun de ces philosophes de se demander quel était le lien entre la philosophie allemande et la réalité aIlemande, le lien entre leur critique et leur propre milieu matériel. Bkz. Marx/Engels (1968: 44)

[4]             Ce sont les individus réels, leur action et leurs conditions d’existence matérielles, celles qu’ils ont trouvées toutes prêtes, comme aussi celles qui sont nées de leur propre action. Bkz. Marx/Engels (1968: 45)

Es sind die wirklichen Individuen, ihre Aktion & ihre materiellen Lebensbedingungen, sowohl die vorgefundenen wie die durch ihre eigne Aktion erzeugten.

Karl Marx, Friedrich Engels, Joseph Weydemeyer, Marx-Engels-Jahrbuch 2003…, s. 107.

[5]              Über den Gegensatz  “vornehme Moral” und “christliche Moral” unterrichtete zuerst meine “Genealogie der Moral” : es giebt vielleidit keine entscheidendere Wendung in der Geschichte der religiösen und moralischen Erkenntniss. Dies Budi, mein Prüfstein für Das, was zu mir gehört, hat das Glück, nur den höchstgesinnten und strengsten Geistern zugänglich zu sein: dem Reste fehlen die Ohren dafür. Man muss seine Leidenschaft in Dingen haben, wo sie heute Niemand hat… Bkz Nietzsche (1988a: 52)


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 197.

[6]             Wir sind uns unbekannt, wir Erkennenden, wir selbst uns selbst: das hat seinen guten Grund. Wir haben nie nach uns gesucht. Bkz Nietzsche (1988: 247)

[7]            alle die zitternden zwölf Glockensdiläge unsres Erlebnisses, unsres Lebens, unsres  Seins— ach! und verzählen uns dabei… Bkz Nietzsche (1988: 247)

[8]           für uns sind wir keine „Erkennenden”. Bkz Nietzsche (1988: 248)

[9]             unter welchen Bedingungen erfand sich der Mensch jene Werthurtheile gut und böse? und welchen Werth haben sie selbst? Bkz Nietzsche (1988: 249-250)

[10]              Nietzsche, felsefe tarihinden biri birinden farklı dört düşünür olduklarını belirttiği bu dört düşünürün adlarını sıralar ve merhameti aşağılama konusunda hem fikir olduklarını ileri sürer. Bkz Nietzsche (1971: 13)

[11]             « wenn das Umgekehrte die Wahrheit wäre » ? Bkz Nietzsche (1988: 253)

[12]            Man hat ursprünglich unegoistische Handlungen von Seiten Derer gelobt und gut genannt, denen sie erwiesen wurden, also denen sie nützlich waren; später hat man diesen Ursprung des Lobes vergessen und die unegoistischen Handlungen einfach, weil sie gewohnheitsmässig immer als gut gelobt wurden, auch als gut empfunden — wie als ob sie an sich etwas Gutes wären. Bkz Nietzsche (1988: 258)

[13]           die Elenden sind allein die Guten, die Armen, Ohnmächtigen, Niedrigen sind allein die Guten, die Leidenden, Entbehrenden, Kranken, Hässlichen sind auch die einzig Frommen, die einzig Gottseligen, für sie allein giebt es Seligkeit, —dagegen ihr, ihr Vornehmen und Gewaltigen, ihr seid in alle Ewigkeit die Bösen, die Grausamen, die Lüsternen, die Unersättlichen, die Gottlosen, ihr werdet audi ewig die Unseligen, Verfluchten und Verdammten sein! Bkz Nietzsche (1988: 267)

[14]           Das Umgekehrte ist bei der vornehmen Werthungsweise der Fall: sie agirt und wächst spontan, sie sudit ihren Gegensatz nur auf, um zu sich selber


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 198.

nodi dankbarer, noch frohlockender Ja zu sagen. Bkz Nietzsche (1988: 267)

[15]            Gerade umgekehrt also wie bei dem Vornehmen, der den Grundbegriff „gut” voraus und spontan, nämlich von sich aus concipirt und von da aus erst eine Vorstellung von „schledit” sich schafft! Dies „schlecht” vornehmen Ursprungs und jenes „böse” aus dem Braukessel des ungesättigten Hasses — das erste eine Nachschöpfung, ein Nebenher, eine Complementärfarbe, das zweite dagegen das Original, der Anfang, die eigentliche That in der Conception einer Sklaven-Moral — wie verschieden stehen die beiden scheinbar demselben Begriff „gut” entgegengestellten Worte „schlecht” und „böse” da! Aber es ist nicht derselbe Begriff „gut”: vielmehr frage man sich dodi,wer eigentlich „böse” ist, im Sinne der Moral des Ressentiment. In aller Strenge geantwortet: eben der „Gute” der andren Moral, eben der Vornehme, der Mäditige, der Herrschende, nur umgefärbt, nur umgedeutet, nur umgesehn durch das Giftauge des Ressentiment. Bkz Nietzsche (1988: 274)

[16]           Jener jetzt so wohlfeile und scheinbar so natürliche, so unvermeidliche Gedanke, der wohl gar zur Erklärung, wie überhaupt das Gerechtigkeitsgefühl auf Erden zu Stande gekommen ist, hat herhalten müssen, „der Verbrecher verdient Strafe, weil er hätte anders handeln können” ist thatsächlich eine überaus spät erreichte, ja raffinirte Form des menschlichen Urtheilens und Schliessens; wer sie in die Anfänge verlegt, vergreift sich mit groben Fingern an der Psychologie der älteren Menschheit. Es ist die längste Zeit der menschlichen Geschichte hindurch durchaus nicht gestraft worden, w e i l man den Ubelanstifter für seine That verantwortlich machte, also nich t unter der Voraussetzung, dass nur der Schuldige zu strafen sei: — vielmehr, so wie jetzt noch Eltern ihre Kinder strafen, aus Zorn über einen erlittenen Schaden, der sich am Schädiger auslässt, — dieser Zorn aber in Schranken gehalten und modifizirt durch die Idee, dass jeder Schaden irgend worin sein Äquivalent habe und wirklich abgezahlt werden könne, sei es selbst durch einen Schmerz des Schädigers. Woher diese uralte, tiefgewurzelte, vielleicht jetzt nicht mehr ausrottbare Idee ihre Macht genommen hat, die Idee einer Äquivalenz von Schaden und Schmerz? Ich habe es bereits verrathen: in dem Vertragsverhältniss zwischen Gläu -biger und Schuldner , das so alt ist als es überhaupt „Rechtssubjekte” giebt und seinerseits wieder auf die Grundformen von Kauf, Verkauf, Tausch, Handel und Wandel zurückweist. Bkz Nietzsche (1988: 298)


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 199.

[17]          Negation sözcüğünün Almancası asıl olarak Verneinung sözcüğüdür. (verneinen kelimesinden gelir. Verneinen sözcüğünün karşılığı bir soruya “hayır” (nein) cevabı vermek ya da bir iddiaya karşı çıkmak ya da onu reddetmektir.) Bu kelimenin karşıt anlamlısı Bejahung (affirmation) sözcüğüdür (bejahen kelimesinden gelir. Bejahen sözcüğünün karşılığı bir soruya “evet”(ja) cevabı vermek ya da iddiayı onaylamaktır.) Ama Hegel daha çok negation sözcüğünü, (latince negare, reddetmekten gelir), tercih ederek negieren (olumsuzlamak), negativ sıfatını, (das) negative ismini [sıfat isim] ve negativität ismini kullanır. Bunlar realität kavramı, affirmation ve affirmativ ile ve position (nadiren kullanılır), positiv ve positivität ile karşıtlık içindedir. (Positivität çoğu zaman ve positiv bazen, negivität ve negativ ile değil, rational (akılsal) ve natural (doğal) ile karşıtlık içindedir ve bir şeyin büsbütün varoluşunu ifade eder. Örneğin hukuk ya da bir din – rasyonalitelerinden bağımsız olarak) Hegelci olmayan felsefede negation kavramının farklı kullanımları vardır. Öncelikle negatif olana uygulanır. Bkz. Inwood (1992: 199) Son çözümlemede Hegel, negatif kavramını değilleme, olumsuzlama, tezat, karşıtlık, çelişkiyi vs… kapsayacak şekilde bütün bir ifade olarak kullanmaktadır ve ilk olarak kavram kendisine uygulanır yani olumsuzlamanın olumsuzlanması olarak. Bu konudaki tarihsel tartışmalar için bkz. Van Ree (2000) ve Gerratana (1977).

 

KAYNAKÇA

Gerratana, Valentino (1977), “Althusser and Stalinism”, New Left Review , (No. 101-102): 110-121.

Inwood, Michael (1992) A Hegel Dictionary Blackwell Philosopher Dictionaries, (Oxford : Blackwell Publishing Ltd.)

Marx, Karl (1972), Manuscrits de 1844, (Paris : Editions Sociales), (Çev. Emile Bottigelli).

Marx, Karl / Engels, Friedrich (1968), L’idéologie Allemande, (Paris: Éditions Sociales) (Çev. Henri Auger, Gilbert Badia, Jean Baudrillard, Renée Cartelle,).

Marx, Karl / Engels, Friedrich (2004), Marx-Engels-Jahrbuch 2003, Die Deutsche Ideologie : Artikel, Druckvorlagen, Entwürfe, Reinschriftenfragmente und Notizen zu « I. Feuerbach » und « II. Sankt Bruno », (Berlin : Akademie Verlag) (Ed. Joseph Weydemeyer).


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2023). “Hegel Diyalektiğinde Olumsuzlama Vurgusuna Karşılık Pozitif Varoluşu Savunmaları Bakımından Marx-Engels ve Nietzsche Nasıl İncelenebilir?”, Eğitim Bilim Toplum, 21 (83), 200.

Nietzsche, Friedrich (1971) La généalogie de la morale, (Paris : Gallimard) (çev. Isabelle Hildenbrand ve Jean Gratien).

Nietzsche, Friedrich (1988), Sämtliche Werke Kritische Studienausgabe in 15 Einzelbänden, Jenseits von Gut und Böse, Zur Genealogie der Moral, Cilt 5, (Berlin : De Gruyter).

Nietzsche, Friedrich (1988a), Sämtliche Werke Kritische Studienausgabe in 15 Einzelbänden, Der Fall Wagner. Götzen-Dämmerung. Der Antichrist – Ecce homo – Dionysos-Dithyramben. Nietzsche contra Wagner,  Cilt 6, (Berlin : De Gruyter).

van Ree, Erik (2000),  “Stalin as a Marxist Philosopher”, Studies in East-European thought (Vol 52 : No. 4), 259-308.

 

Önsöz

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025

Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. vii

İlkyazında Truvalı Helen’e

Bir düşünce, bir fikir, bir yaklaşım nadiren bir anda ortaya çıkar,bu çıkış için onu hazırlayan koşullar söz konusudur. Bir serüveni, bir hikayesi vardır, belirli aşamalardan geçer, badireler atlatır, bazen gemiyi limana yanaştırır ve kimse serüvenini sormaz ve bazen de engin denizlerde kaybolur, kayboluşunun hikayesi bile kaybolur.

Biz son ürüne aşinayızdır yani gemi limana yanaştığında görürüz genelde, bazen sadece haberdar oluruz, bazen fotoğrafını çekeriz, bazen de gemiye adımımızı atarız. Bize çok uygun da olabilir manzarası ya da kıyasıya eleştiririz renklerini, eksikliklerini, hatalarını, kayda değerdir ya da değildir.

Gemiyi limana yanaştıran kaptan belki çoktan başka yolculuklara çıkmıştır, beğenmez olmuştur yanaştırdığı gemisini. Atlattığı badireler de artık uzakta tek cümlelik anılardır: “Biz de geçtik o yollardan” mührüyle… Çoğunlukla da hesabı ödememek üzerine kuruludur, silinir, kaldırılır, yok edilir, kısacası utanılır yazdığından, yaptığı yolculuktan.

“Bir korsan gemisi! girmiş körfeze”1 “Kendini inşasızlaştırma” bandıralı…

1 Ece Ayhan Çağlar, Bakışsız Bir Kedi Kara, 1. Baskı, İstanbul: De Yayınevi, 1965

 


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. viii

Ne sürekliliğini koruyor?

Çalışmayı seçtiğim konunun hayatımla olan bağını doğru tespit ettiğimi ilk gün de, şimdi de düşünmeye devam ediyorum.

Neyi olağan olarak yorumluyorum?

Düşüncelerimi anlaşılır ifade edememiş oluşumu olağan olarak yorumluyorum; zira konuyu iyi çalışmamışım. Üzerine iyi çalışılmış konuların çok daha anlaşılır ifadelere kavuştuğunu düşünüyorum.

Neyi yanlış yapmışım?

Temel olarak çalıştığım metin için çeviri metin alternatiflerini değerlendirmeden yola çıkmışım. Eriştiğim ilk kaynaktan çalışmaya başlamışım; özetle Platon’un Devlet metninin güncel olmayan bir Fransızca çevirisini kullanmışım.

Ne öğrendim?

Metinlerin orijinal dillerinden okunması gerektiğini farkettim. Okunamasa bile en azından çeviriden sürekli şüphe duyulması ve kontrol edilmesi gerektiğini öğrendim. Böylece Eski Yunanca ile çalışmanın yöntemi konusunda ilerledim.

Ne faydası oldu?

Bu çalışmadan yaklaşık 8 yıl sonra; bu çalışmayla konu sürekliliği gösteren “Felsefe Tarihinde İş Bölümü” başlıklı çalışmamı tamamladım. Bu çalışma, onun için ilk adımı oluşturdu.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. ix

Platon’un Devletinde Uzmanlaşma başlığı hem Platon’un Devlet eserine hem de Alain Badiou’nun bu eseri modernleştirerek yeniden yazdığı Platon’un Devleti kitabına gönderme yapmaktadır. Bu kitap 2015 yılında içeriğini Fransızca olarak gerçekleştirdiğim, yayımlanmamış çalışmanın tamamının gözden geçirilmiş, düzenlenmiş, yayıma hazırlanmış halidir. “Kendini inşasızlaştırma” sınırlı olarak uygulanmıştır, daha açık bir ifadeyle; düşüncenin gelişiminin olduğu gibi aktarılabilmesi için yorumlar genişletilebilecek, analizler derinleştirilebilecek ya da karşı-pozisyon alınabileceği halde yalnızca “hata” olarak nitelendirilebilecek olanlara müdahale edilmiştir.

Fransızca olarak yayımlanan La division du travail dans l’histoire de la philosophie 2 kitap ile birlikte okunabilecek, orada savunduğum pozisyonun, temel fikrin öncesinde nasıl oluştuğunu hangi aşamalardan geçtiğini gösteren bir kitap hazırlamaya gayret ettim. Umarım başarılı olmuşumdur.

2 Aşkın Yücel Seçkin, La division du travail dans l’histoire de la philosophie, Çanakkale: Paradigma Akademi Yayınları, 2023.

 

Giriş

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025

Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 11

Kurumsallaşma fikirlerin hızlı yayılmasına yol açabilir lakin bu zorunlu olarak fikirlerin tarihsel bir etkilerinin olacağı anlamına gelmez. Bir kurumun ortaya çıkışının farklı sebepleri olabilir lakin kurumun kendisi dolayımsız olandan dolayımlı olana geçişin bir sonucudur. Bu sonucun üzerinde iki gerilimin etkisi vardır: dolayımsız olanın artık dolayımsız olarak kalamaması ve dolayımlı olanın varlığını sürdürme çabası. Sonuç olarak, kurumun karakteri kendi varlığını koruma çabasını içermektedir.

Kurum, kendi varlığını koruma çabasının sonuçlarından biri olarak, zorunlu (kategorik) bir sonuç olmak zorunda değildir. Yavaş yavaş gelişen, alttan alta kaynayan ve bir anda fışkıran fikirlerin yayılması en azından Fransız Devrim’inden beri kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Fikirler dolayımsız bir halde oluşurlar. Bu oluşum, şekillenen bir fikrin gerçeğe dönüşmesi anlamına gelir. Kuşkusuz bu, fikrin doğuşunu göstermez, daha doğru bir ifadeyle bu oluşum tarihin sürekliliği içinde anlaşılmalıdır. Bu durumdan önce vardırlar ve şüphesiz, bu durumdan sonra da var olmaya devam edeceklerdir. Dolayımsız halde kendini gerçekleştiren fikirler ifade olarak ortaya çıkarlar. Kendi varlığını koruma


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 12

çabası, başka bir deyişle “zamana karşı direnmek”, dolayımsız olandan dolayımlı olana geçiştir, o yüzden dolayımsız olma hali zamanla çatışma halinde olmama anlamındadır. Tam da bu yüzden fikirler kendilerini gerçekleştirme ihtimalini dolayımsız durumda bulurlar; zira dolayımsız olan zamanla uyum içerisindedir.

Zamana karşı direnmek fikirler için daha çok var olma mücadelesine hizmet eder ya da başka bir deyişle dolayımsız durum kendini gerçekleştirme koşulunu sağlar. Öyle ya da böyle, dolayımsız hal, zamana karşı direnmemek ve varlığını korumamak anlamına gelir. Fikirlerin kendini ifade veçhesinde sunması kendilerini gerçekleştirme eylemiyle ilişkilidir ve eğer ifadeler kendilerini eylemler olarak ortaya koyarsa, eylemler bir dolayımsızlık içerir. İfade ayrıca sembolik olanla doğrudan bir ilişki kurmaya çalışır. Bu yaklaşım bize, şu olaydaki muğlak fikri aydınlatma fırsatı verir:

“Çatışmaların başladığı günün akşamı, Paris’in bir çok mahallesinde saat kulelerine ateş açıldığı görüldü, bir-birinden habersiz ve aynı anda. Görgü tanığı şair, biraz da kafiye aşkıyla, olayın anlamını yakalamıştı:

Amma garip şey! Yeni Yeşualar, yaşamak için ânı,

Durduramayınca başka türlü akıp giden zamanı,

Kurşunlamışlar kulelerdeki akrebi, yelkovanı”1

Bu çatışmaların başladığı gün, geçişsiz olan dolayımsız durumun kelimenin tam anlamıyla iyi bir örneğidir. Geçişsiz terimini, nesne yokluğu anlamına geldiği dilbilgisinden ödünç alıyoruz. Benzetme yoluyla, doğrudan ya da dolaylı hiçbir aracısı olmayan bir durumu tanımlamak için kullanıyoruz. Dolayımsız olan ile dolayımlı olan arasındaki fark, doğrudan ya da dolaylı bir ilişki içinde olma temelinde oluşmaz. Dolayımsız olanın karakteri, dolayımlı olanın ilişkisiyle

1 Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk Walter Benjaminden Seçme Yazılar, Haz. Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis Yayınları, sf.47


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 13

tamamen çelişir. Her ikisi de, dolayımsız olan ve dolayımlı olan, birbirini takip edebilir ve iç içe geçebilir. Tarihte, iktidara karşı ayaklanma günleri, imparatorlukların çöküş günleri, dolayımsız olanın örneklerini içerir. İşte bu örneklerden biri, insanların saat kulelerine saldırdığı 1830 Temmuz’undaki devrimci günlerde yaşanmıştır.

Bu dolayımsız durumda, varlıklarını koruma çabası içinde olan ve zamana karşı direnen fikirlerden ziyade kendini gerçekleştirmiş olan fikirleri buluruz. Bunlar bazen anlaşılmaz bazen açık olsalar da sonuçta bir ifade olarak ortaya çıkarlar. Dolayımsız durum bu ifadenin oluşumu için uygun bir zemindir; zira aracılaştırma devre dışıdır ve fikirlerin bir kurum aramaya ihtiyacı yoktur. İfade ve sembolik olan arasındaki doğrudan ilişki nedeniyle uygun bir zemindir. Kendilerini ifade olarak ortaya koyan fikirler, kendilerinden bir şey kaybetmedikleri için bunu bir gerçekleşme koşulu olarak bulurlar. Aksine, dolayım ilişkisinin, etkileşim biçimi nedeniyle fikirler üzerinde etkileri vardır. Bir şeyi kaybetmek kendi başına mutlaka olumsuz bir anlam taşımaz; aynı zamanda bize fikirlerin bütünlüğünü ve hatta ifadenin bütünlüğünü gösterir. Aracılık ilişkisinin kendisi olumsuz olarak değerlendirilmese bile, kurumların aracılığının ifadenin yararına olmadığını iddia edebiliriz.

Dahası, kurumların bu aracılığı, bir itme ve sansür işlevi görüyor en azından, ifade biçimi için bir belirleme gerilimi içeriyor. Kurum sorununa odaklanmadan önce, dolayımsız durumda kalma, yani zamanı durdurmak için kadranı kurşunlama arzusuna değinmemiz gerekiyor. Henüz kurumsallaşma sürecinde olmayan bu fikirlerin tarihsel bir etki yaratıp yaratmayacağını bilemeyiz. Tarihsel etkilerinin olup olmayacağını tarihin yazılma biçimi belirleyecektir. Muğlak fikirler kendilerini ifadenin bir veçhesi olarak ortaya


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 14

koyarlarken, tarih dolayımsız durumda yapılır. Zamanı durdurmak için kadranı kurşunlamak, anındalık içeren bir eylem örneğidir. Kendini eylem olarak sunan ifade, sembolik olanla doğrudan bir ilişki kurmaya çalışır. Zamanın sembolü olarak kadran, dolayımsız durumda kalmak isteyen şeyin hedefidir. Walter Benjamin’in örneğinde, daha önce bahsettiğimiz iki gerilimden biri, yani dolayımsız olanın artık dolayımsız kalamayacağı, yani zamana direnme ve ifade ile sembolik olan arasındaki doğrudan ilişki çakışır. Sembolik olan tartışmasına başka bir katkı için bir başka örneğe, Ece Ayhan’ın bir iktisatçının sözlerini alıntılamasına bakabiliriz:

“Coğrafyada bir çember tasarlayalım, geniş. Kasaba da tam ortasında olsun. Hemen herkes tarlalarında buğday ekiyor, eksin. En yakın tarlanın buğdaylarını borsaya taşımak için giderler az olacak elbet, en uzaktaki (sı-nırdaki) tarlanın buğdaylarının taşıma giderleri ise çok. […] Ama dikkatinize sunacağım önemli bir gerçek var. Borsadaki fiyatı sınırdaki tarlanın bu buğdayı belirli-yor. Evet, işte bu ‘marjinal’ tarla!”2

Bu metni kapitalizme göre bir kentin kurulumu perspektifinden yorumlayabiliriz. Marjinal tarlası borsadan uzak bir merkez fikri, kapitalizmin ideolojik cephesinin tipik bir örneğidir. Buğdayın fiyatını neden borsaya daha yakın olan tarlanın belirlememesinin sebebi borsaya daha yakın olan birçok tarla olmasıdır; zira borsa tam merkezde değildir. Kapitalizme dayalı bir kentin kurulumunda merkez meydanda bulunur. Bu meydan dükkanlardan, yönetimlerden, borsadan vs. oluşur, ancak şunu belirtmek çok önemlidir ki meydanın tam ortasında egemenliğin bir sembolü vardır, örneğin bir heykel ya da bir bayrak (ve bu sembol genellikle falliktir.) İktidarın kendisi bu kurulumda asla tam merkeze gelmez,

2 Ece Ayhan, Bir Şiirin Bakır Çağı, 3. Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013, p. 33.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 15

ancak orada her zaman onun bir sembolü vardır. Egemenlik sembolleri iktidar yerine oradadır.

Sembolik oldukları için kurşunlanan ve muhtemelen Paris’in merkezi meydanlarında bulunan Benjamin’in saat kuleleri örneği de bu çatışmayı içerir. Zamanın sembolü olarak kadran, zamanın kendisi gibi dolayımsız durumda kalmak isteyenler tarafından saldırıya uğrar, zamanı durdurmak isterler. Kadranları kurşunlayarak zamanı durdurmaya yönelik bu saçma fikir ancak dolayımsız durumda anlamlı olabilir. İfadenin kendisi amaçtan daha önemli hale gelir. Bir anlamda fikrin dolayımsız durumda kendini gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. İfade ve sembolizm arasındaki doğrudan ilişki bize bir mizah duygusu da verir. Kurumların aracılığının itme ve sansür işlevi tersine çevrilir; ifade, kurumların aracılığı tarafından belirlenen biçimine geri dönmez, çeşitlenir ve ifade patlaması bu doğrudan ilişkinin bir başka sonucu olabilir.

Benjamin’in Temmuz Devrimi sırasında geçen bu örneği tesadüfen seçilmemiştir. Sezgi yaratmak bu pasajın sonuçlarından biridir ve en azından Fransız Devrimi’nden bu yana fikirlerin yayılmasına kurumlar aracılık etmiştir. Bu fikirler dernekler, siyasi partiler ve benzeri kurumlar aracılığıyla varlığını sürdürür, iktidara ya da merkezde olana karşı çıksalar, dolayımsız olarak kalamasalar bile… Karşı çıktıklarına özdeş formlar inşa etmeye başlarlar. Bu durumun açıklaması bize Lacan’ın şu yaklaşımıyla paralel görünmektedir; buna göre “sembolik olanda reddedilen her şey gerçek olanda yeniden ortaya çıkar”. Anlık durum yalnızca iktidara ya da merkezde olana tepki olarak fikirlerin oluşumunu içerir. Bu fikirler dolayımsız durumda oluşur ve karakter olarak tepkiseldir. Eğer bu fikirler varlıklarını koruma eğiliminde ise, koruma karakteri en azından biçimsel olarak merkezde olanla bir benzerlik yaratır. Bu anlamda


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 16

bir kurum yaratmak, merkezde olanla aynı temelde olmak demektir. Bu nedenle muhalefetin biçimi merkezde olan tarafından belirlenir. Kopuş söz konusu değildir. Bu aynı temel, ikisi arasındaki karşılaştırma imkânını ya da ikisi arasındaki farkların belirlenmesini oluşturur. Sonuç olarak bu karşıtlık niceliksel bir çaba değil midir? Şüphesiz, fikirlerin hızla yayılmasına yol açabilir, ancak tarihsel etki temelde niteliksel bir olgudur.

Daha önce kurumun dolaysız olandan dolayımlı olana geçişin sonuçlarından biri olduğunu ifade etmiştik. Bu çalışmada tarihte dolayımlı olan ile dolayımsız olan arasındaki ardışıklığı takip etmek ya da tarihin nasıl yazılacağını tartışmak yerine, tarihsel bir soru sorup onu irdelemeye çalışacağız.

Tarihin sürekliliğine bağlı olarak “merkezde olma” tartışması düşüncesi bize şu soruyu sordurur: Tarih boyunca kurumsallaşan nedir? Elbette, devletlerin (dolayımsız ya da dolayımlı) eşlik ettiği tarihin bütününü gözden geçirmek zorundayız. Eğer tarihte bir süreklilik varsa, tarih boyunca kurumsallaşmış olan şey başka temel biçimlerin varlığına izin vermez. Dahası, birden fazla biçime sahip olabilir. Dahası, tarihin tamamını kat edebilmek için kökenine inmek gerekir. Ancak bu köken arayışı ilkel olana geri dönüş anlamına gelmez. Kökende bulmak istediğimiz temel, sabit ve temel bir insan doğası yaklaşımı olarak tarih boyunca sürekli ele alınmıştır. Dolayısıyla bu kökene dair referansı dinamik bir referans olarak görmemiz gerekir. Her durumda kökene dair olan ile tarihsel insan arasındaki ilişki sabitlenemese de bitkiler ve evcil hayvanlar için köken tartışması farklı olabilir:

“Evcil bitkilerde ve evcil hayvanlarda, yetiştirmenin dışsallığından ve aktarımcılığından ötürü, kökensel bir tür korunmuş olabilir; insanda bu olmaz. Evcil bitki-lerde ve evcil hayvanlarda, tabii, soylulaştırılarak lüks


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 17

güle dönüştürülen basit yaban gülü vardır, bütün evcil güvercinlerimizin kökeninde vahşi kaya güvercini var-dır, icabında ona dönebilir bu yeni mahsuller. Tarihsel insan ise vahşileştiğinde bile, değişik tarihsel evcil-leştirmelerin kaynağı olan kök-insan olamaz asla bir daha. Gayet iyi bildiğimiz, tarihsel konumu malum bir güdüsel psikopati ile, dekadan bir barbara dönüşebilir; bir parça Mavi Sakal veya Neron veya Kaligula veya Hitler olabilir, fakat “sağlıklı Diluvium”dan gelme bir Neandertal insanı olamaz.”3

Tarihin tamamını kat etmek, genel olmak ve dolayımsız ya da dolayımlı durumların buna eşlik etmesi demektir. Dolayısıyla, bir ağaç halkasının profili gibi tarihsel bir çizgi bulmamız gerekir. Tüm halkalara değen işte bu çizgi kökene işaret eder. Dahası, tüm tarihi kat eden şey, psikanalitik yaklaşımla paralellik kurabileceğimiz şekilde, sembolü merkezde olan “olanı” her zaman olumlar ve bütünlüğü reddeder. Dolayısıyla, sembolik olarak merkeze gelene uygunluğu (ortodoks karakteri) ve genel olana karşıtlığı (ya nüfuz etme ya da evrim yoluyla tüm durumlarda bulunan karakteri) bizi iki yönü olan bir terim aramaya yönlendirir: biri bu terimin bir tür genellik içermesi ve diğeri de terimin olası tüm dallarda kendisine özgü bir karakter içermesi gerektiğidir. Dolayısıyla “uzmanlaşma” terimi, “kendini bir dalla sınırlamak” o dalı temsil ettiği ölçüde, anlamı itibariyle bu iki yönü de kapsar. Öyleyse sorumuzu yeniden ifade edebiliriz: Tarih boyunca kurumsallaşmış olan şey “uzmanlaşma” olabilir mi?

Uzmanlaşmanın multidisipliner çalışma gerektiren bir konu olduğunun altının çizilmesi gerekiyor. Bu konuda belirli bir sınırlama ile çalışmak içsel bir çelişki olarak değerlendirilebilse bile, bunu çok disiplinli çalışmanın

3 Ernst Bloch, Umut İlkesi, Cilt 1, Çev. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 94.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 18

temelini oluşturabilecek temel bir disiplinle sınırlamaya çalışıyoruz.

Kuşkusuz en başından beri temel bir disiplin olarak felsefe, en azından Avrupa felsefesi, hakikatin özü (ἀλήθεια) sorusuna kayıtsız kalmamıştır. Hatta “felsefe” olarak adlandırılan şeyin Antik Yunan düşüncesinde bu soru nedeniyle ortaya çıktığını iddia edebiliriz. Parmenides’ten Platon’a kadar adalet, hakikate ulaşmanın koşulu olarak görülür. Platon’un “Adalet nedir?” sorusuna adanmış olan Devlet eseri, merkezinde adalet olan ideal kenti tanımlayarak başlar ve uzmanlaşma Platon’un cevabının temelini oluşturur, çünkü şehrin oluşumunu iş bölümüyle başlatır. Hipotezimiz, uzmanlaşmanın tarih boyunca kurumsallaşmış bir şey olarak olumlanmasına dayanmaktadır. Alain Badiou’nun Platon’un bu orijinal metinden yaklaşık yirmi dört yüzyıl sonra Devlet’i modernize etmesi, bu inceleme için bize bir pozisyon sağlamaktadır. İki eseri uzmanlaşma açısından karşılaştırabiliriz: Uzmanlaşma açısından bu iki eser arasında radikal bir fark var mıdır? Bu, tartışmanın tarihselliğini kavramak açısından da önemli bir sorudur. Kısacası, uzmanlaşma üzerine bu iki çalışma arasındaki olası radikal farklılık, bize bunun yirmi dört yüzyıllık tarihsel deneyimin bir sonucu olduğunu iddia etme imkanı verir. Badiou, metnin orijinal bağlamına sadık kalmaktadır. Projektif olarak modernize edilmiş metnin de “olması gereken”e dair bir belirleme içerdiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, iki eser arasındaki zamansal fark bize uzmanlaşmanın kurumsallaşmasını tarihte ancak ve ancak modernize edilmiş metnin uzmanlaşmaya ilişkin orijinal metne göre radikal bir değişim içermesi halinde kavrama imkânı verir.

Devlet’i uzmanlaşma bağlamında okuyarak başlayacağız. Uzmanlaşma ilkesinin kökenini açıklamak için metnin


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 19

kronolojik sırasını takip edeceğiz. Adalet tartışmasına odaklanan diyaloğun başlangıcını inceleyerek başlayacağız. Yanlış adalet anlayışlarını inceledikten sonra, uzmanlaşma ilkesinin belirlenmesini takiben kentin doğuşunu ayrıntılı olarak açıklayacağız. Kentte yeni bir sınıfın doğuşu ve onun eğitimi bir sonraki tartışmanın içeriğini oluşturmaktadır. Daha sonra uzmanlaşma ilkesine dayalı adalet tanımını ve bu tanımın bireye uygulanması ile tamamlanan adalet arayışını tartışacağız. Uzmanlaşma ilkesini ihlal eden kent ve birey için adaletsizliği inceleyerek sonuçlandıracağız. “Devlet’te Adalet ve Uzmanlaşma” başlıklı ilk bölümde amacımız Platon’un uzmanlaşmaya yaklaşımını ortaya koymaktır.

“Badiou tarafından Devlet’in yeniden yazımı” ikinci bölümümüzü oluşturuyor ki bu bölümde bizim çalışmamızın konusuyla ilişkili olarak incelemek için Badiou’nun yöntemini anlamaya çalışacağız. Bu bölüm, metnin modernleştirilmesi ile bağlantılı sorunları izole etmemizi sağlayacak ve bu da iki metni karşılaştırmamıza olanak tanıyacaktır. Bu yeniden yazımın neden ne bir şerh ne de bir çeviri olduğunu açıklayarak başlayacağız. Ardından, orijinal metin ile Badiou’nun metni arasındaki tarihsel farkı oluşturan genel prosedürleri tek tek inceleyeceğiz. Orijinal kavramları ve bunların çağdaş felsefeye ait modernize edilmiş versiyonlarını listeleyeceğiz. Bu bölümün belki de en önemli kısmı, modernize edilmiş metinde düşüncelerini incelediğimiz özne hakkındaki kararı bulduğumuz yazan özne tartışmasıyla ilgilidir. Bachelard’ın cogito’yu yeniden formüle edişi ile bizim yazan özneye yaklaşımımız arasında bir analoji kuruyoruz. Bu bölümü, iki eser arasındaki zamansal aralık sayesinde tarihselliğin ve zamanın kendiliğinden sunulma olasılığı ile sonlandırıyoruz.

Üçüncü aşamada, “Platon’un Devleti’nde adalet ve Uzmanlaşma” konusunu inceleyeceğiz. Bir kez daha


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 20

metnin kronolojisini takip edeceğimiz bu bölüm, Kephalos karakterinin ve onun adalet tartışmasıyla açılan konuşmasının kısa bir analiziyle başlayacaktır. Orijinal metne paralel olarak ve yanlış kavramlar tartışmasını takiben, adalet ilk olarak “insan türünün doğru erdemi”4 ve ikinci olarak “Özne’nin temel niteliği, onun tekil erdemi”5 olarak tanımlanır. Daha sonra toplumun doğuşu ve gerçek toplumların doğuşu olarak devlet ile devam ediyor ve vasinin fenomenolojisi ile bitiriyoruz. Son olarak, muhafızın eğitimini oluşturan “zihin disiplinleri: edebiyat ve müzik”6 ile “beden disiplinleri: diyetetik, tıp ve spor”u7 inceliyoruz. Bu bölümü, modernleştirilmiş metinde orijinal metinden farklı, radikal bir değişiklik olup olmadığını anlamamızı sağlayacak olan Badiou’nun nesnel adalet görüşüyle sonlandırıyoruz.

Genel anlamda uzmanlaşmanın anlamı dördüncü bölümün başlangıç noktası olacak ve Platon’un adil kentinde uzmanlaşmanın kurumsallaştığı hipotezimizi ortaya koyacağız. Ardından, adaleti araştırma nedenimizi ve tarihsel bağlantıyı netleştirerek Devlet metnine genel yaklaşımımızı açıklayacağız. Platon’a göre adaletin anlamını ve doğal eğilimlere bağlı uzmanlaşma ilkesinin gerekçesini özetleyeceğiz. Daha sonra Platon’un doğal eğilimler, dört erdem ve diğer erdemler arasında adaleti bulma yöntemi gibi bize postülat gibi görünen bazı saptamalarını inceleyeceğiz. Bu bölümü argümanlar arası geçişimizin bir özetiyle tamamlayacağız.

Beşinci bölümde, uzmanlaşma ile ilgili olarak iki eseri karşılaştıracağız. Özellikle, iki metin arasındaki radikal farklılıkları vurgulayacak ve bize tarihte uzmanlaşmanın

4 Alain Badiou, La République de Platon, Paris: Fayard, 2012, p.36.

5 A.g.e., s.85.

6 A.g.e., s.139.

7 A.g.e., s.167.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 21

kurumsallaşmasını kavrama imkanı veren radikal değişimi göstermek için iki adalet tanımını ayrıntılı olarak analiz edeceğiz. Bu bölümü, Platon’a göre uzmanlaşma ilkesinin ihlali olarak tanımlanan ve Badiou tarafından uzmanlaşma ilkesinden kaynaklandığı için bir “çifte hamle”8 olarak değerlendirilen adaletsizliğin karşılaştırılmasıyla tamamlayacağız.

Badiou’nun uzmanlaşmanın rasyonelliğine “en azından görünüşte”9 ifadesini ekleyerek metne yaptığı müdahaleyi inceleyeceğiz. Platon’un mükemmel kentinin yerini ve Badiou’nun gerçek siyasetinin zamansallığını bir bütün olarak sorgulayacağız. Bu müdahalenin sonuçlarından biri olan “olan” ile “olması gereken” arasındaki zamansal farkı inceleyeceğiz. Sonuç bölümümüz ise şu önermeyi temellendirme çabasından oluşacak: Olması gereken, Devlet’in başlangıcı ile sonu arasındaki bağı umudun zamansal içeriği etrafında kurarak olması gerekenin geleceğine gönderme yapmaktadır.

8 A.g.e., s.227.

9 A.g.e., s.123.


Devlet’te Adalet ve Uzmanlaşma

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025

Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 23

Adalet konusu Devlet diyaloğunda ilk olarak Kephalos’un yaşam ve ölüm üzerine düşüncelerinde ortaya çıkar. Adalet, başlangıçta “doğruyu söyleme” ve “herkese hakkını verme” erdemi olarak görülür, örneğin “dostlarına iyilik yapmak” ve “düşmanlarına zarar vermek” gibi. Sokrates bu açıklamayı tatmin edici bulmaz ve bu erdemin özellikleriyle örtüşmeyen özel durumları açıklar. Örneğin bir hastalık olduğunda hekim faydalıdır ya da bir kaptan ancak yolculuk esnasında işe yarar. Aynı şekilde, eğer adalet bir teknik (sanat) ise, adil kişi bu tekniğini savaşta kullanabilir; zira ancak savaş zamanlarında dostlarına yararlı olabilir ve düşmanlarına zarar verebilir. Barış zamanlarında ise, adil kişi ancak bir şeyleri korumak, saklamak için yararlı olabilir, lakin iş bu sakladığı şeyleri kullanmaya geldiğinde yararlı değildir: adil biri bir kalkanı veya bir liri saklayabilir, ancak bunları kullanmak için bir müzisyen veya bir asker çağrılmalıdır. Bir tekniğin iki yönlü işlevi birden olabilir yani bir şeyleri saklayan kişi aynı zamanda onları nasıl çalacağını da bilebilir. Başka bir deyişle, bu akıl yürütmeden uç bir sonuç olarak adil kişinin aynı zamanda hırsız olduğu


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 24

sonucu çıkar ki bu akla yatkın değildir. Diğer yandan Sokrates, örneğin ata ya da köpeklere iyi davranılmasının onları kötü yapacağı gibi aynı sebeple ve aynı biçimle insani bir erdem olan adaletli davranışın söz konusu düşman bile olsa kötülük yapmayı içermemesi gerektiğini ifade eder. Böylece bir diğer adalet tanımı da geçersiz hale gelir. Ardından Thrasymakhos adaleti “güçlü olanın yararına olanı yapmak” olarak tanımlar10 ve her kentte en güçlü olanların yöneticiler olduğunu ifade eder. Başka bir deyişle, ona göre adalet yöneticilere itaat etmek anlamına gelmektedir. Sokrates, yöneticilerin hata yapabileceğini savunarak bunu reddeder; zira yöneticiler kendi yararlarına olmayan kararlar alabilirler. Thrasymakhos da bir zanaatkârın sanatını icra ederken hata yapmasının imkânsız olduğunu, yani yöneten birinin yönetici olarak hata yapmasının imkânsız olduğunu iddia ederek Sokrates’in akıl yürütmesini çürütmeye çalışır. “Tekniğin uygulandığı şey” ise Sokrates’in karşı argümanın temelidir, yani ona göre “her sanatın kendi yararı vardır – çünkü uygulandığı şeyden başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur”11, Hiçbir şeye gerek duymadığından, her sanat kendi avantajına olanı değil, uygulandığı şeyin yararını gözetir. Bu durumda sanat, uygulandığı şey üzerinde egemenlik kurar. Dolayısıyla yöneticiler yönettiklerini gözetirler. Thrasymakhos çobanın aklında koyunlarının değil, kendisinin ya da efendilerinin çıkarlarının olduğunu ve buna mukabil kent yöneticilerinin de kendi kişisel çıkarları ile ilgilendiklerini iddia eder. Sokrates’e göre ise her sanatın ayrı bir faydası vardır, örneğin tıp sağlık getirir, mimarın sanatı konut üretir, maaş kazanma sanatı ise maaş sağlar. Sokrates, “ücret alma sanatını” diğer tüm sanatlara eşlik eden bir sanat olarak görür ve tüm sanatlara eşlik edebilmesi ile yani diğerlerinden farklı bir

10 Platon, Œuvres Complètes, Robert Baccou’nun giriş ve notlarıyla yeni çeviri, 4. cilt, Paris: Garniere Frères, 1936, 341a, s.20.

11 A.g.e., 342c, s.22-23.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 25

güce sahip olması ile tüm sanatlardan ayrılır. 12 Bu her sanata eşlik eden ücret alma sanatı göz önünde bulundurulduğunda hekimin sağlık ile ilgilenmesi gibi çoban ya da yönetici kendi çıkarlarıyla değil, kendisini uyguladığı tebaanın çıkarlarıyla ilgilenir. Bu yüzden, Sokrates’e göre, yönetici olmayı kabul edenlere (yönetme sanatını icra edenlere) bir maaş veya onur verilmeli, kabul etmeyenler ise cezalandırılmalıdır. Thrasymakhos adaletsizliğin bir erdem ve beceri olduğunu düşünür; ona göre adaletsiz olan adil olandan daha bilgedir. Öte yandan Sokrates bize adil insanın, bir müzisyenin başka bir müzisyeni geçmeye çalışmaması gibi, aynı nitelikte olan birini geçmeye çalışmadığını, tersine müzisyenin müzik bilmeyeni geçmek istemesi gibi, adil insanın da yalnızca kendi karşıtını geçmek isteyeceğini ifade eder. Adil olmayan kişi ise hem kendi benzerini ve hem de karşıtını geçmeye çalışır. Tıpkı hekimin hastaya verdiği tavsiyelerde hekim olmayan birini geçmek istemesinde olduğu gibi bir konuda bilgili biri o konuda bilgisiz birini geçmeyi ister. Bilgisiz biri ise hem bilgiliyi hem de bilgisizi geçmek istediğinden, adil kişi bilge ve iyi olan, adaletsiz kişi ise “kötü ve cahil” olandır13 . Thrasymakhos zor da olsa bu argümanı kabul etmek zorunda kalır; lakin adaletsiz olanın adil olandan daha güçlü olduğu düşüncesinde ısrar eder ve ona göre başka kentleri adaletsizlikle köleleştiren, köle olarak tutan kent güçlüdür ve en iyi kent adaletsizliği sonuna kadar götüren kenttir, bu sefer Sokrates bunu incelemeye başlar. Sokrates’in argümanı adaletsizliğin insanlar arasında anlaşmazlıklara neden olduğu ve bir araya gelmelerini engellediğidir. Bu nedenle tamamen adaletsiz bir toplumda bile insanların bir araya gelebilmesi için belli bir miktar adalete ihtiyaç vardır. Aynı şey tek bir insan için de geçerlidir: eğer adaletsizse ruhunun parçaları bölünür ve bu da onun yararlı bir şey yapmasını engeller.

12 A.g.e., 346a, s.27.

13 A.g.e., 350c, s.33.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 26

Tamamen adaletsiz olanlar ise iş görme gücünden büsbütün yoksundurlar. Bu sebepten de adaletsiz olan adil olandan güçlü olamaz. Kentte adalet arayışı başlamadan önce son olarak adil olanın mı yoksa olmayanın mı daha mutlu olduğu sorusu incelenir. Sokrates ilgili soruyu şeylerin kendilerine uygun işlevi hakkında akıl yürüterek yanıtlar. Bu en uygun işlevi “onunla ancak ne yapılabileceği ya da onunla en iyi ne yapılabileceği?14 sorusu üzerinden tanımlar. Kendisine bir işlev atfedilen her şeyde bir erdem vardır. Bu erdem, o işlevin yerine getirilmesini mümkün kılar. “Denetlemek, yönetmek, düşünmek ve benzerleri” ise yalnızca ruha atfedilen işlevlerdir. O halde yaşam ruhun bir işlevidir ve bu işlevin de kendine özgü bir erdemi vardır ve ruhun bu kendine özgü erdemi adalettir.

Devlet’in birinci kitabında adalet konusuna bir giriş yapılmış olsa da adaletin tanımı henüz ortaya konmamıştır; ancak ikinci kitapta adalet araştırması için yöntem netleştirilir: adalet insan ve kent için ortaktır ve kent ölçeğinde adaletin incelenmesi bireydekinden daha kolaydır. Bu yüzden adalet araştırması kentte başlar ve daha sonra bireye başka bir deyişle insan ruhuna uygulanır.

Adaletin araştırması kentin ortaya çıkışı ile başlar. Kentin ortaya çıkış nedeni, bireylerin aşırı ihtiyaçlar karşısında kendi kendilerine yetememeleri olarak belirtilir. Bir kentin oluşmasının temelinde ihtiyaçlar vardır. Bir kişi bir iş için diğerine ihtiyaç duyar, diğeri başka bir iş için bir başkasına… Nihayetinde ihtiyaçların çokluğu birçok kişiyi aynı yerde bir araya getirir ve bu ortak topluluğa “kent” adı verilir. Bu kentin temel ihtiyaçları (bu bir doğa kentidir, yani ilkeldir) yiyecek, barınak, giyecek ve bunlarla birlikte gelenlerdir. Bir çiftçi, bir duvarcı, bir dokumacı ve bir ayakkabıcı ya da diğer birkaç zanaatkâr, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak için bu kentin

14 A.g.e., 352e, s.37.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 27

mensupları olarak belirlenir ve işlevlerin uzmanlaşmasına dayalı iş bölümü Sokrates tarafından şöyle ilan edilir:

“Herkesin tüm topluluk için kendi işlevini yerine ge-tirmesi, örneğin çiftçinin dört kişiye yiyecek sağlama-sı, buğdayın sağlanması için dört kat daha fazla süre ve çaba harcaması ve bunu diğerleriyle paylaşması mı gerekir, yoksa sadece kendisini düşünerek, süresi-nin dörtte birinde bu yiyeceğin dörtte birini üretmesi ve diğer dörtte üçünü barınma, giyim ve ayakkabı için harcaması ve diğerlerini düşünmeden süresinin dörtte birinde yiyeceğin dörtte birini mi sağlaması gerekir? Süresinin dörtte birinde bu gıdanın dörtte birini üret-meli, diğer dörtte üçünü barınma, giyim ve ayakkabıya harcamalı ve topluma hiç dahil olmadan kendi işini mi yapmalı? “15 “ Her şeyden önce, doğa bizi birbirimi-ze benzemeyecek şekilde yaratmıştır; yeteneklerimiz farklıdır ve şu ya da bu işleve özgüdür.”16

Yaşamın temel ihtiyaçları, tüm alanlardaki ürünlerin kalitesine bağlı olarak en kısa süre performansıyla rasyonalize edilen bu uzmanlaşma ile karşılanır ve bu uzmanlaşma her bireyin doğal ve farklı yetenekleriyle açıklanır. İnsan tek bir meslekte birkaç meslekten daha iyidir. “ Sonuç olarak, her insan kendi yeteneklerine göre ve uygun zamanda kendini tek bir işe adadığında ve diğerlerinden muaf tutulduğunda, her şey daha fazla miktarda, daha iyi ve daha kolay üretilir”. 17

Tarımın kendi aletlerine ihtiyacı vardır ve “eğer bu araçlar iyi olacaksa”18 , kentte bunları üreten başka zanaatkarlar olmalıdır. Duvarcı, dokumacı ve ayakkabıcı kendi aletlerini yapamaz, bu nedenle marangozların, demircilerin ve sığırtmaçların, çobanların ve benzerlerinin katılımıyla kentin

15 A.g.e., 369e-370a, s.56-57.

16 A.g.e., 370b, s.57.

17 A.g.e., 370c, s.57.

18 A.g.e., 370d, s.57.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 28

nüfusu ve kapsamı artar. O zaman kentin “eksikliğini duyduğu şeyi başka bir kentten getirecek başka insanlara da” ihtiyacı vardır yani tüccarlara (ithalatçılar ve ihracatçılar) ve bunlar da kente dahil edilir. İthalat yapmak için ihracat yapmak zorunludur ve ihracat yapmak ihtiyaçtan daha fazla üretim gerektirir, bu nedenle üretim için çok sayıda çiftçiye ve diğer zanaatkârlara, deniz ticareti için denizcilere ve zorlu işler için gündelikçilere ihtiyaç vardır. Ürünlerin değiş tokuşu için pazar (agora) ve para (ticareti yapılan nesnelerin değerinin bir sembolü) gerekir. Böylece kent basit bir form olarak tamamlanmış olur. Sokrates, tutumlu yiyeceklerle mutlu ve hoşnut olan yurttaşların yaşamını anlatır. Bu ilkel, lakin huzur ve sağlık kentinde, yurttaşlar kendi nesillerine de benzer bir yaşamı miras bırakırlar. Glaukon bu doğa kentindeki yaşamdan memnun değildir; en azından üzerinde yatacak yataklar ve tatlı yiyebileceği masalar ister. Sokrates bu talebe bağlı lüks dolu bir kentin ortaya çıkışını ayırır ve gerçekten sağlıklı bir kente kıyasla “iltihaplı bir kent”19 olduğunu ifade etse de adaletsizliğin ve adaletin tanımını bulmak için bu tür bir kenti tarif etmeye başlar. Her türlü ihtiyacı karşılayacak bu kent, avcılar, taklitçiler, şairler ve onların rapsodist maiyetleri, aktörler, dansçılar, tiyatro girişimcileri, imalatçılar, hizmetçiler, pedagoglar, dadılar, mürebbiyeler, oda hizmetçileri, kuaförler, aşçılar ve usta şefler, domuz bakıcıları gibi “kentlerde zorunlu olarak bulunmayan çok sayıda insanın”20 katılmasıyla genişlemiştir. Sokrates bu durumu şöyle ifade eder: “Tüm bunlar ilk kentimizde bulunmuyordu – yani ihtiyacımız yoktu – ama bu şehirde gerekli olacak. “21 Ve bu kente daha fazla hekim gerekecek ve bunun yanı sıra yiyecek daha fazla ete ihtiyaç duyan yurttaşlardan dolayı bol bol da hayvan olacak. Sonuç olarak tüm bu nüfusun

19 A.g.e., 372e, s.61.

20 A.g.e., 373b, s.61.

21 A.g.e., 373c, s.62.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 29

ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla kaynağa ihtiyaç vardır ve Dolayısıyla bu kentin komşusunun topraklarına yeltenmesi gerekecek. Komşu kentte “ihtiyaç sınırlarını aşarak aynısını yaparsa” savaş kaçınılmaz hale gelir ve Savaş, uzmanlaşma ilkesi nedeniyle yurttaşlardan oluşamayacak bir ordu gerektirir. Böylece savaş sanatını uygulamak için yeni bir sınıf ortaya çıkar: muhafızlar. Muhafızların kentte çok önemli bir işlevi vardır: kenti korurlar. Dolayısıyla kişinin bu meslek için doğal yeteneklerini bulması da önemlidir. Sokrates onların fiziksel olarak çevik ve güçlü, ahlaki olarak da cesur ve bilge olmaları gerektiğine işaret eder. Sokrates iyi bir muhafızın “hem nazik hem de son derece asabi” olması gerektiğini22 iyi yetiştirilmiş bir köpeğe benzeterek anlatır. Bu muhafızlar iki şekilde eğitilirler: zihinleri için müzik (kültür) ve bedenleri için jimnastik. Bu eğitimin içeriği ayrım yöntemiyle belirlenir: şehir için iyi olan şeyler dahil edilir ve şehir için iyi olmayan şeyler hariç tutulur. Bu aynı zamanda bir eğitimin nasıl olması gerektiğini ve aynı zamanda bir insanın bunun sonucunda nasıl olması gerektiğini de belirler. Sokrates, düzyazı ve şiirdeki kelimelerin yerine onlara zıt karakterde kelimelerin konulmasını, sızlanmaların ve yakınmaların kullanılmasının yasaklanmasını savunduğu tartışmada, bu görüşünü meşrulaştırmak için “her şeyden önce böyle bir adam mutlu olmak için kendi kendine yeter ve başkalarına diğerlerinden çok daha az ihtiyaç duyar”23 ve “bu nedenle bir oğlunu, bir kardeşini, zenginliğini ya da bu türden başka bir iyiliği kaybetmenin talihsizliğini diğerlerinden daha az hissedecektir”24 ifadelerini kullanır. Sokrates konuşmanın özünü ele aldıktan sonra, kentteki konuşma biçimini incelemeye başlar ve bu taklitçi özleri nedeniyle tragedya ve komedyanın kentte kabul edilip

22 A.g.e., 375c, s.65.

23 A.g.e., 387d, s.80.

24 A.g.e., 387e, s.80.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 30

edilmemesine ilişkin tartışmaya yol açar. Açıktır ki taklitçi olmak, Sokrates tarafından ifade edilen uzmanlaşma ilkesi nedeniyle koruyucular için uygun değildir: “herkes yalnızca bir zanaat icra edebilir, birden fazla değil”25 . Bu ilkeye göre, hem şehri korumak gibi önemli bir mesleği icra etmek ve muhafızlık yapmak hem de taklit etmek ve taklitçi olmaktan ibaret olan taklit sanatını icra etmek mümkün değildir. Aynı zamanda Sokrates’e göre “aynı insanlar tragedya ve komedya gibi birbirine yakın görünen iki taklit biçiminde de başarılı olamazlar”26 . Sokrates bu imkansızlığı “daha da küçük parçalara indirgenmiş olan insan doğasıyla” açıklar, böylece “insan pek çok şeyi iyi taklit edemez ya da taklidin yeniden ürettiği şeyleri yapamaz”27. Koruyucular yalnızca kendi görevlerine odaklanmalıdır, ancak muhakkak taklit etmeleri gerekiyorsa, Sokrates’in önerdiği sınır yalnızca cesur, ölçülü, kutsal, cömert, özgür örneklerin taklit edilmesidir. Dahası, taklit edilen şeyin gerçek olma olasılığı nedeniyle, yani taklit edilen örneğin kişinin alışkanlıklarında sabitleşmesi ve “beden, ses ve zihin için ikinci bir doğa” haline gelmesi mümkün olduğu için28 şehirde alçaklığı ve diğer ahlaksızlıkları taklit etmeyi yasaklar.29 Sokrates iki farklı konuşma ve anlatma biçimi tanımlar; biri taklitçi doğası nedeniyle yasaklanmış olandan, diğeri ise “doğası ve yetiştirilme tarzı gereği insana

25 A.g.e., 394e, s.90.

26 A.g.e., 395a, s.91.

27 A.g.e., 395b, s.91.

28 Sokrates diğer kötü alışkanlıkları sıralar: a) “Genç ya da yaşlı bir kadın, kocasına söven, tanrılarla yarışan ve mutluluğuyla övünen ya da kendini talihsizlik içinde bulan, yas tutan ve gözyaşı döken, hasta, aşık ya da doğum yapan bir kadın.” (395d-395e)b) “Daha önce söylediklerimizin tersini yapan, birbirlerini küçümseyen, alay eden, sarhoşken ya da soğukkanlılıkla utanç verici şeyler söyleyen kötü ve iffetsiz adamlar; ya da bu tür insanların kendilerine karşı sözde ve eylemde suçlu oldukları tüm kusurlar” (395e) c) “Aptallar ve kötüler, erkekler ve kadınlar” (395a)

29 A.g.e., 395d, s.91.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 31

her zaman bağlı ve uygun” olandan oluşur.30 Bu ölçülü insanı şu şekilde açıklar:

“Bir öyküde iyi bir adamın bir sözünü ya da eylemi-ni anlatmaya yönlendirildiğinde, kendisini o adammış gibi ifade etmek isteyecek ve böyle bir taklitten utan-mayacaktır, özellikle de sağlam ya da bilge özelliği-ni taklit ediyorsa. Örnek aldığı kişi hastalık, aşk, sar-hoşluk ya da başka bir kazanın etkisiyle başarısızlığa uğradığında, onu daha az sıklıkta ve daha kötü taklit edecektir.”31

Taklit ve yalın anlatımın karma biçimi çocukları ve kalabalıkları çekebilse de, uzmanlaşma ilkesi nedeniyle kentte kabul edilemez. Kentte herkes tek bir şey yapar, bu yüzden kentte çift ya da çok işe sahip insan yoktur. Bu yüzden kent biriciktir. “Kunduracı kunduracıdır ve kunduracı olduğunda kaptan değildir, çiftçi çiftçidir ve çiftçi olduğunda yargıç değildir, asker asker ve asker olduğunda tüccar değildir, vb.”32

Sokrates ayrıca uzmanlaşma ilkesinin müziğe uygulanmasını da önermiştir. Başka bir deyişle, Dorian ve Phrygian olmak üzere iki armoniyi kentte tutmayı önerir. Biri kendini “savaşta veya başka bir şiddet eyleminde” bulan insan için, diğeri ise kendini “şiddet içermeyen ama gönüllü olan barışçıl eylemde” bulan insan içindir.33 Dahası, çok telli ve poliharmonik enstrümanların ve hatta bu enstrümanlar tarafından yaratılan armoninin yasaklanmasını önermiştir. Müzik eğitimi önemlidir çünkü “ritim ve armoni ruha nüfuz etmek ve ona güçlü bir şekilde dokunmak için en büyük güce sahiptir, eğer kişi iyi yetiştirilmişse beraberinde zarafet getirir ve onu bahşeder”.34 Tüm sanatlar, öritmi (düzenli ritim) ve

30 A.g.e., 396c, s.93.

31 A.g.e., 396c-396d, s.93.

32 A.g.e., 397e, s.95.

33 A.g.e., 389a-389b, s.96-97.

34 A.g.e. 401d, s.100.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 32

aritmi (düzensiz ritim) arasında bir gerilim içeren müzikle ilişkili olarak incelenebilir. İyi konuşma, iyi uyum, iyi üslup öritmiye karşılık gelirken, aritmi onun zıttıdır. Bedenin doğru beslenmesine ve doğru yaşam tarzına neden olan bir eğitim olarak jimnastik de müzik kadar basit olmalıdır. Böylece, bu iki tür eğitimin uyumuyla eğitilen muhafızlar ölçülü ve cesur ruhlara sahip olurlar, çünkü doğanın cömert unsurunun ürettiği sertlik filozofun doğasına ait olan cesaret ve yumuşaklığa dönüşür.

Diğer soru, kimin yönetici olması gerektiğiyle ilgili olup, “bir öğretim ve eğitim planının genel hatlarının” belirlenmesinden sonraki konuyu oluşturmaktadır.35 Bu soru, kentte kimin yönettiği ve kimin itaat ettiği ile ilgili bir sorudur. “Muhafızların en iyisi”, “şehri korumaya en yetenekli” olanlardır. 36 Yönetmeye tamamen uygun olduklarını görmek için yaşamları boyunca incelenmelidirler. Ayrıca muhafızları başarılı muhafızlar (liderler) ve her koşulda görevlerin yerine getirilmesiyle ilgili olarak liderlerin düşüncelerinin savunucuları (yardımcılar) olarak ayırmak gerekir. Sokrates yönetenlerle ile itaat edenler arasındaki ilişkiyi meşrulaştırmak için soylu bir yalan kullanır. Fenike kökenli bu hikayenin “bugün yaşanmadığına ve belki de hiçbir zaman yaşanmayacağına” inanır37. Bu efsaneye göre, tüm yurttaşlar toprağın evlatları olarak kardeştir. Biri diğerinden ruhunda ne olduğuyla ayrılır. Eğer ruhları altın ya da gümüş içeriyorsa, yönetici olurlar. Demir ya da tunç içeriyorsa, çiftçi ve diğer zanaatkârlar olurlar. Efsanede bunlar iki ayrı sınıftır, ancak sınıfın mutlak kapalı olması gerekmez. Farklı bir sınıftan gelen çocuklar farklı becerilere sahip olabilir, bu nedenle ebeveynleri o sınıfa ait olmasa bile diğer sınıfın sanatını uygulayabilirler. İnsanların bir sınıftan diğerine geçmesini

35 A.g.e. 412b, s.114.

36 A.g.e. 412c, s.115.

37 A.g.e. 414c, s.117.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 33

mümkün kılmadaki amaç doğalarına uygun işlevleri yerine getirmelerini sağlamaktır. Uzmanlaşma ilkesi sayesinde, “herkes kendi işiyle meşgul olur, çok değil tek bir işle”, “kent çokluk olarak değil tek kalarak gelişir”.38 Bu muhafızlar kenti korumak için en iyi yeri belirlerler ve kendi işlevlerini yerine getirmelerini engelleyebileceğinden, bir gereklilik değilse özel mülkiyete sahip olamazlar. Bu muhafızlar “sadece karın tokluğuna çalışan ve sıradan askerler gibi ekstra ücret almayan” kentin hizmetkârlarıdır39. Nihayetinde, bu muhafızların özel mutluluğu temel mesele değildir, çünkü kent herkesin mutluluğu düşünülerek oluşturulur.

“Adalet kentin neresinde” sorusu40 çocukluk ve gençlik eğitimi yoluyla hayatın nasıl düzene sokulacağını açıkladıktan hemen sonra adaleti tanımlamak için sorulur. Bu açıklamaya göre, kenti yönetmek zaten iyi eğitimle bağlantılıdır, dolayısıyla kent iyi yönetiliyorsa yasalara gerek yoktur. Son olarak, geriye kalan tek yasa dinle ilgili olanlardır41 ve bunlar da Apollon tarafından yapılmalıdır. Kentte adaletin nerede olduğunu bulmaya yönelik araştırma şu hipotezle başlar: “eğer kent iyi kurulmuşsa, mükemmel derecede iyidir”42 . Mükemmel derecede iyi olmakla, şehir açıkça “bilge, cesur, ölçülü ve adildir”.43 Böylece Sokrates bu erdemleri şu şekilde incelemeye çalışır: Eğer araştırma konusu önce bulunursa, o zaman zaten amaca ulaşılmış demektir. Ve eğer dört erdemden diğer üçü önce bulunursa, geriye kalan bir tanesi araştırmanın konusu olmalıdır.

38 A.g.e., 423d, s.127.

39 A.g.e., 420a, s.122.

40 A.g.e., 427e, s.133.

41 Din yalnızca “tapınakların inşası, tanrıların ve kahramanların kurban edilmesi, ölülerin gömülmesi ve onların düğünlerini bizim için hayırlı kılan törenlerle ilgili olan şeyler” anlamına gelir.

A.g.e., 427d, s. 133.

42 A.g.e., 427e, s.133.

43 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 34

Bilgelik (σοφία) kentin kısmi işlerinde bulunan özel bir bilgi değil, tüm kent ve ilişkileri hakkında bir bilgi olmalıdır. Dolayısıyla bu ilim, mükemmel koruyucular olan liderlere ait olmalıdır, çünkü bu bilgi bir koruma ve yönetme bilgisidir. Sokrates bilgeliği tuhaf bulur çünkü karakteri çifte anlam içerir: kent evrensel anlamda bilgedir, bilgelik ise kent içindeki belirli bir sınıfa (liderler) uygundur. Bunlar doğaları gereği liderlerdir ve sayıları diğerlerine göre daha azdır.

Cesaret (ἀνδρείας), neyin korkulup neyin korkulmayacağı konusunda doğru görüşe sahip olunmasını sağlayan eğitimi koruma gücüdür. Bu görüş koşullara bağlı olarak değişmez. Kent “cesur” olabilir, çünkü kentin bir kısmı bu erdeme uygun şekilde sahiptir. Bu durumda, liderlerin düşüncesinin savunucularına (yardımcılara) aittir. Sokrates bunu bireysel ya da felsefi cesaretten ayırmak için siyasi cesaret olarak tanımlamayı önerir.

Ölçülülük (σωφροσύνη) “bir düzen gibi, belirli zevkler ve tutkular üzerinde uygulanan bir ustalıktır”44 . “Kendinin efendisi”45 olarak ölçülülük, kendinin efendisi ve kölesi olmak üzere iki iç anlam içeren ve bize insan ruhunun ikiye bölünmüşlüğünü gösteren ölçülülük, nitelik olarak üstün olan kısmın aşağı olan kısma hükmetmesi anlamına gelir. Ölçülü kent, “zevklerinin, tutkularının ve kendisinin efendisi olan” kenttir.46 Ölçülülük diğer erdemlerden daha çok “uyum”a benzer. Bu benzerlik nedeniyle, bu erdem kent belirli bir bölümüne ait değildir, ancak tüm yurttaşlar için ortaktır, çünkü onlar arasında bir anlaşma oluşturur.

Geriye bir başka erdem olan adalet (δικαιοσύνη) kalıyor. Bu, daha önce birkaç kez ortaya konan bir ilkeyle, iş bölümü ve uzmanlaşma ilkesiyle tanımlanır. Sokrates bunu şu şekilde

44 A.g.e., 430e, s.137-138.

45 A.g.e., 430e, s.138.

46 A.g.e., 431d, s.139.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 35

ifade eder: “her insan kentte doğası gereği en iyi yetenekli olduğu tek bir işle meşgul olmalıdır” ya da “adalet, kişinin kendi işini yapması ve başkalarının işine karışmamasından ibarettir”.47 Her bir kişinin doğal yeteneklerine göre, her bir sınıftaki görevin yerine getirilmesi adil şehri oluşturur. Bu ilke ile adalet hukuken “sadece bize ait olan malları kendi hakkımızla elimizde tutmaktan ve sadece kendi işlevimizi yerine getirmekten ibaret olan” şey olarak tanımlanır.48

Adalet aynı zamanda diğer üç erdemin de koşulu olan bir erdemdir. Adalet “onlara oluşma imkanı verir ve oluştuktan sonra da mevcut olduğu ölçüde onları korur”49 . Son olarak, adalet diğerlerinin koşulu olması nedeniyle ahlakın da kökeninde yer alır.

Adaletin tanımı, ancak bireye uygulandığında tamamlanır. Adil insan da kent gibi adil olmalıdır. Dolayısıyla adil kentin sınıfları ile adil insanın ruhunun parçaları arasında bir karşılıklılık ilişkisi vardır. Her biri kendi göreviyle ilgili olan kentin üç bölümü, eğilim ve nitelikleri nedeniyle kenti ölçülü, cesur ve bilge olarak adlandırmamıza yol açar. Yönetici sınıfa akıl (τὸ λογιστικόν), yöneticilerin yardımcıları olan muhafızlar sınıfına, yine akla yardımcı olan cesaret (ὸ θυμοs, τὸ θυμοειδές) ve zanaatkârlar sınıfına (çiftçiler, tüccarlar vb.) bedensel iştah (επιθυμία, τὸ ἐπιθυμητικόν) karşılık gelir. Dolayısıyla insan ruhunun da üç bölümü vardır: rasyonel bölüm, arzulayan bölüm ve coşkulu bölüm.

Birey, yöneten ve ilkeleri ortaya koyan rasyonel kısmına bağlı bilge birey olarak adlandırılır. Ruhun üç parçasına da fayda sağlayan bilim, onun rasyonel parçasına aittir. Birey, aklın ilkelerini koruyan arzulayan kısmına bağlı cesur birey olarak

47 A.g.e., 433a, s.141.

48 A.g.e., 434a, s.142.

49 A.g.e. 433b, s.141.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 36

adlandırılır. Bu kısım neyin korkulacak ya da korkulmayacak olduğunu belirler. Birey, akıl tarafından yönetilmesi gereken iki karşıt nesnesinin uyumunu emreden coşkulu kısmına bağlı olan ölçülü birey olarak adlandırılır. Dolayısıyla birey, kentle aynı şekilde bilge, cesur ve ölçülüdür. Kent adildir çünkü her sınıf kendi işiyle ilgilenir ve birey de adildir çünkü bireyin ruhunun her parçası kendi işleviyle ilgilenir.

Sokrates adalet arayışını şu şekilde sonuçlandırır:

“Adalet, öyle görünüyor ki, insanın dış işlerini değil, iç işlerini, gerçek varlığını ve onu gerçekten ilgilendiren şeyleri yönetir, ruhun parçalarından herhangi birinin yabancı bir görevi yerine getirmesine ya da üç parça-nın birbirlerinin işlevlerine karışmasına izin vermez.”50

Birey bir tür faaliyette bulunma imkanını ancak, “kendi kendine hakim olarak, kendi içinde işleri düzene koyarak” ve “kendi kendisiyle dost olarak”, “ruhunun üç unsuru arasında, bir armoninin üç terimi – pes, tiz, orta ve varsa perdeler – arasında olduğu gibi mükemmel bir uyum kurarak ve bunları birbirine bağlayarak kesinlikle ölçülü ve uyumlu olduğu gibi bu çokluktan birlik oluşturarak “ 51 sağlayabilir.

Adaletin karşıtı olan adaletsizlik ise kent için en büyük kötülüktür ve “zanaatkarlar sınıfı, yardımcılar sınıfı ve koruyucular sınıfının birbirinin işine karışması”52 yani kendilerine ait olmayan bir işlevle meşgul olmaları anlamına gelir. Aynı zamanda, birey için, tüm kötülüklerin kaynağı olarak adaletsizlik, “ruhun üç unsuru arasında bir tür fitne, bir karışıklık, kendi görevlerinin gaspıdır.”53

50 A.g.e., 443c, s.157.

51 A.g.e., 443d-443e, s.157.

52 A.g.e., 434c, s.143.

53 A.g.e. 444b, s.157.

Badiou’nun “Devlet” Eserini Yenı̇den Yazımı

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025

Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 37

Alain Badiou, tamamen kendi sözcükleriyle Platon’un metnini yeniden yazmaya girişir. Bu nedenle bu tür bir çalışmayı adlandırmak güçtür; zira bu “yeni” metnin Platon’un metninin alışıldık anlamda bir çevirisi olmadığı açıktır. “Yeni” terimi de bu çalışmaya karşılık gelmez çünkü Badiou orijinal metinden tamamen bağımsız bir metin ya da metnin bir yorumunu yazmamıştır. Badiou orijinal metnin bağlamını koruyarak onu Yunanca anlamaya çalışmış, sonra da Yunanca metinden anladığı kadarıyla hangi düşünce ve ifadelere ulaştığını yazmıştır.1 İlgili çalışmasında orijinal metni tamamen takip etmenin imkansızlığı (Badiou’nun tarzında) onu bazen orijinal metinden uzaklaştırır ve Badiou bağlama dair “felsefi bir sadakati”2 sürdürmeye çalışıyor. Devlet’in yeniden yazımı kendi ilkelerini içerir, ancak bağlama olan bu sadakat, bu çalışma için ‘yeni’ teriminin kullanılmasına engeldir. Bu ilkeler aslında kelimenin tam anlamıyla bu çalışmanın özgün karakterini oluşturmaktadır. Badiou bu uyarlamanın genel ilkelerini şöyle sıralar: “bir kadın karakterin

1 Alain Badiou, La République de Platon…

2 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 38

dahil edilmesi, referansların tamamen serbest bırakılması, bilimsel modernizasyon, kurguların modernizasyonu, tarihe genel bakış, gerçek bir diyaloğun sürekli tutulması, güçlü bir şekilde dramatize edilmesi”3 . Bu genel ilkelerin açıklanması önemlidir; zira bunlar orijinal metin ile Badiou’nun metni arasındaki tarihsel farkın anlaşılmasını başka bir deyişle metnin tarihselliğinin tam olarak anlaşılması için ön koşuldur.

İlk olarak, “Adeimantos Amantha olur”4, Badiou kadın karakterin diyaloğa dahil edilmesini bu şekilde ifade eder. Platon’un kız kardeşi Amantha, temel sorular soran asi bir genç karakterdir ve Amantha5 Sokrates’in diyaloglarında diğer karakterlerin sıklıkla oynadığı evetçi rolden, sürekli olumlamadan çok uzaktır. Bazen Amantha’nın erkek kardeşi Glaukon bu rolü bilinçli bir şekilde oynar ve Amantha diyalogda onu eleştirir. Amantha kadınlar hakkındaki tartışmalara karşı doğal olarak duyarlıdır ve ataerkil bir söylem ya da argüman içeren diyaloglara her zaman müdahale eder. Metinde “Kadınlar ve aileler (449a-471c)”6 üzerine bir bölüm olmasına rağmen diğer bölümlerde de bu konuda taviz vermez ve her diyaloğu katı bir şekilde sorgular. Amantha’nın devreye girmesi diyalogdaki kadın eksikliğini telafi eder. Bu kadın karakter bir bakıma Platon’un Devlet eserinde kadınların aşağılandığı yönündeki eleştirileri karşılamak amacını da taşımaktadır. Bu aynı zamanda tarihsel dönemle doğrudan bağlantılı bir eleştiridir; ancak bugün bu çalışma kadın bakış açısını içermelidir, aksi takdirde kölelik döneminden bu yana herhangi bir ilerlemeden (tarihsel ya da “cepheden”7 ) bahsedemeyiz ve bu anlamda Badiou’nun çabası önemli

3 A.g.e., s.12-13.

4 A.g.e., s.12.

5 A.g.e., s.191.

6 A.g.e., s.257.

7 Bu terimi, askeri anlamda güncel ilerlemeyi tanımlamak için seçtik.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 39

ve gereklidir. Öte yandan Amantha şiirle ilgilenir, bazen şairlerin sıkı bir savunucusu haline gelir. Şiiri o kadar iyi bilir ki dizeleri ezbere okuyabilir ve Sokrates’in şiirsel alıntılarını düzeltebilir. Badiou, “şiirin felsefede neden olduğu samimi bölünmeye” rağmen Amantha gibi bir figürü ortaya çıkararak düşünce ve şiiri bir araya getirme çabasındadır8 .

İkincisi, Badiou referansların tam özgürlüğünü şu şekilde açıklar: “eğer bir tez Freud’dan yapılan bir alıntıyla Hipokrat’a yapılan bir atıftan daha iyi destekleniyorsa, Sokrates’ten tanıdığımızı varsayacağımız Freud’u seçeceğiz, ki en azından bunu yapabiliriz”.9 Bu, metnin kelimenin tam anlamıyla modernleştirilmesidir. Badiou orijinal metnin bağlamını korumuş ve özgür yaklaşımıyla onu güncelleştirmiştir. İki metnin zamansal temelleri arasındaki fark nedeniyle onu anakronik bir yaklaşım benimsemekle eleştirmek çok adil gözükmez. Metin anakronik olmadığı gibi, “referansların tam özgürlüğü”10 referansların tarihselliğini de gösterir. Badiou’nun özgür yaklaşımı sayesinde referanslar arasındaki tarihsel bağı takip olanağı doğar. Öte yandan Platon’un metni bağlamında ilgili filozofları da sunar Badiou.

Üçüncüsü, metnin çağdaş dünyaya uyarlanmasıdır. Dünyanın sabit olduğuna ve güneşin onun etrafında döndüğüne inanmak hala mümkün olmadığı gibi, eğer bir metni modernize etme çabası varsa, bilimsel modernizasyon da bir gerekliliktir. Dahası, Badiou’nun açıkladığı gibi, “Platon’un irrasyonel sayılar teorisi hakkında söyledikleri, cebirsel topoloji söz konusu olduğunda da aynı derecede mantıklıdır”.11 Badiou bu durumu şöyle netleştirir: “Ünlü mağara miti, sinema salonuna o kadar benziyordu ki tek

8 A.g.e., s.13.

9 A.g.e., s.12.

10 A.g.e.

11 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 40

yapmam gereken bu salonun tarifiydi; ayrıca, çağdaş medyanın tutsak-seyircileri de Platon’daki tutsaklara tam denk geldi”

Dördüncüsü, tarihsel örneklerin genellikle Sokrates’in argümanlarını güçlendirmek için kullanılmasıdır; öyle ki Badiou “Yunan dünyasının savaşlarına, devrimlerine ve tiranlıklarına bağlı kalmamaya” karar verir12 ve Antik Çağ’dan sonra meydana gelen tarihsel olayları da metnine ekler. Bu ona bir anlamda Platon’dan daha iyi örnekler bulma şansı verir. Tarihteki örnekleri çeşitlendirmek, bir argüman ile o argümanın tarihselliği arasında kurduğu ilişkiyi de güçlendirir.

Son olarak, Badiou Platon’un metnini gerçek bir diyalog haline getirmeye çalışır. Orijinal metnin yapısı bir diyalogdur, ancak bu diyaloğun içeriği genellikle tek yönlüdür, yani Sokrates’in argümanları diğerleri tarafından “evet, tabii ki, doğrudur vs.” denilerek onaylanır, neredeyse sürekli olumlanır. Bu tek yönlü diyaloğu iki yönlü bir diyaloğa dönüştürme çabası Badiou’nun oldukça dramatize edilmiş bir biçim seçmesine yol açar. Platon’un tarzı yerine “ya kesintisiz uzun bir kanıtlayıcı söylemi kabul etmek ya da gelişimin bir kısmını muhataplara emanet etmek daha iyi”13 olduğunu ileri sürer Badiou. Sokrates’in dinleyicileri itiraz etme fırsatına sahip olsalar da, son tahlilde Sokrates’in argümanlarını onaylarlar. Bu onaylama bağlama sadık kalınmasını sağlar. Badiou’nun metni Sokrates’e radikal bir itiraz içermez, ancak muhalefet edilmesi ve eleştirilmesi metnin tarzını değiştirir. Bu değişim sayesinde iddianın tekrarını içeren donuk üslup, keyifli bir üsluba dönüşür.

12 A.g.e.

13 A.g.e., s.13.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 41

Badiou tarafından ortaya konan genel ilkelerin uygulanması sonucu orijinal metin çağdaş hale gelir. Bu uygulama aynı zamanda orjinal metne yöneltilen genel eleştirilere de bir yanıt niteliğindedir ve bu anlamda modernizasyon son derece olumludur; zira metnin temel konularına odaklanmamızı sağlar. Kavramlar da çağdaş felsefeyle ilişkili olarak modernize edilmiştir. Platon’un Badiou tarafından çağdaşlaştırılan kavramlarını da listelemek doğru anlamak için önemlidir: İyi ideasını doğru ideasına (hatta basitçe hakikate), ruhu özneye, ruhun iyi olana doğru yükselişini bir öznenin bir hakikatle birleşmesine ve ruhun üçlü bölünmesi öznenin üç haline dönüşür. Coşku, ruh, akıl yerine arzu, duygulanım, düşünce ve tanrı yerine büyük başkası (hatta bazen -büyük harf ile-“Başkası”) ifadelerini kullanır. Devlet’i ülke, devlet, toplum, kent, siyaset, olarak İdeal Kenti ise gerçek siyaset, komünizm ve beşinci siyaset olarak karşılar Badiou.14 Kavramların çağdaş felsefeyle ilişkili olarak bu şekilde modernleştirilmesi bir bakıma felsefi tarihselliği de metne dahil etmektedir.

Badiou’nun Platon’un ilgili eseriyle son yarım yüzyılda yaşadığı serüven ve altı yıllık bir yazım sürecinin sonucu olan bu eser gerçekten takdir edilmeyi hak eder. Öte yandan bağlantılı sorunlar da ortaya çıkar; zira bunların en önemlilerinden biri “yazılan konu/yazan özne” sorunudur.15 Metnin modernleştirilmesine rağmen bağlama sadık kalmak, ister Badiou’nun düşüncelerini ister Platon’un modernleştirilmiş versiyonu ele alınsın bazı soru ve sorunlar doğar: Platon karakterleri konuşturur, dolayısıyla bir şekilde Badiou’nun

14 A.g.e., s.13-14.

15 Fransızca’da “sujet” kelimesi hem özne hem konu anlamına gelmektedir. […] yazan öznenin: kendisi hakkında yazan, hakkında yazılan, yazılan […] dilimizdeki ‘özne’ kelimesini etkileyen çifte değer (en azından): yazının öznesinin.

Philippe Lacoue-Labarthe, Le sujet de la philosophie, Typographies I, Paris: Aubier Flammarion, 1979, s. 221-222.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 42

Platon’un Devleti eseri ikinci dereceden değerlendirilir. Eser için isim seçiminin tesadüf olmadığını, çünkü bu soruna atıfta bulunduğu da göz ardı edilmemelidir. Örneğin Badiou’nun bu çalışmasının da modernize edildiği kurgulansa ve bu çalışma da Badiou’nun tarzında adlandırılsa Bachelard’ın cogito’yu yeniden formüle edişindeki katmanlaşmayı hatırlatan “Badiou’nun Platon’un Devleti” ifadesine ulaşırız.16

Bachelard’ın cogito’yu yeniden formülleştirmesi, cogito’yu katmanlaştırma eylemiyle gerçekleştirilir. Peki cogito’yu katmanlaştırmak ne anlama gelir? Başlangıçta “düşünüyorum, öyleyse varım” yerine “düşündüğümü düşünüyorum, öyleyse varım” ortaya konur.17 Bachelard cogito’yu “cogito cogitem” olarak yeniden formüle etmeye başlar çünkü bunu cogito’dan daha biçimsel bulur ve “cogito cogitem tarafından onaylanan varoluş”, “salt düşünce tarafından ima edilen varoluş”a tercih edilir.18 Bu biçimselleştirme neyi getirir? Bachelard, “şüphe eden, duyan, tasavvur eden, onaylayan, reddeden, irade eden, irade etmeyen, hayal eden ve hisseden bir şey olduğumuzu söylemenin cazibesine” indirgenmesi olarak buna yanıt verir.19 Böylece sürekli olumlama gerektiren “fenomenal varoluş” olamaz. Olumlama ile başlayan ve doğrulamaya doğru devam

16 Bachelard’ın cogitoları katmanlaştırarak yeniden formüle etmesine yol açan çabası, “benliğin gerçekten felsefi deneyimlerini desteklemeye” çalışır. “En genel süreç, en metafiziksel olan, cogito’nun katmanlaşması olacaktır” ve bu başlangıç bizi geçişli zamandan “dik zamansal eksene” taşımaya götürebilir. Bachelard, tözsel cogito’nun arzularımızla bağlantılı olduğu geçişli zaman sayesinde, bu “dik zamansal ekseni” keşfetmek için “benliğin maddesinden” ve “benliğin tarihsel deneyiminden” kaçmaya çalışır. Bu çaba aynı zamanda “benliğin biçimsel bir etkinlik geliştirebileceği” bu eksenin keşfini de içerir. Bu yeniden formülasyon, “ben “in içerdiği ampirik varoluşa ulaşmayı amaçlayan Kartezyen cogito’dan farklıdır.

17 Gaston Bachelard, La dialectique de la durée, 2. baskı, Paris: Quadrige/Presses Universitaires de France, 1993, s. 99.

18 A.g.e.

19 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 43

eden ilişki “ben” ve “varım” arasında bulunur, yani “ben “in içerdiği ampirik varoluşa ulaşmayı amaçlayan Kartezyen cogito’da fenomenal bir varlık olarak “ben “in kalıcılık yoluyla olumlanması ve “varım” tarafından doğrulanması gerekir.20 Onaylama ve doğrulama arasındaki fark, iddia etme ve güvence verme arasındaki farka benzer; başka bir deyişle, onaylamanın açık bir referansa sahip olması gerekmez, ancak doğrulamanın bir şeye atıfta bulunması gerekir. Bu “ben” herkes tarafından bilinen şey olarak kabul edilir. Dolayısıyla Kartezyen cogito, bize fenomenal bir varlık olarak görünen ve “ben” tarafından onaylanan “ben”in olumlanmasına dayanır. Bachelard’ın alıntıladığı Ch. Teissier du Cros’un Kartezyen cogito eleştirisi, “ben”in varlığını bir tekrar olarak sunar. Kartezyen cogito’nun bu argümantasyonunun bir sonucu olarak, “ben’in özgül deneyimi ile şeylerin özgül deneyiminin”21 benzer olduğu ilan edilir. Bachelard, M. Ch. Teissier du Cros’un cogito eleştirisine katılarak ve bu benzerliği reddederek cogito’yu yeniden formüle eder:

Aksine, düşünüyorum ki düşünüyorum’a kadar gidersek, fenomenolojik betimlemeden çoktan kurtulmuş oluruz. Bir adım daha ileri gidersek ve (cogito)3 olarak adlandıracağımız “düşündüğümü düşündüğümü düşünüyorum” ile ardışık varoluşlar biçimlendirici güçleriyle ortaya çıkar. Biraz pratikle şimdiki an üzerinde tam olarak özetlenebilir görünen, bu saf biçimsel tesadüfler aracılığıyla dikey zamanın ilk taslağını çizen numenolojik bir betimlemeyle karşı karşıyayızdır.22

Bachelard (cogito)3 “düşündüğümü düşündüğümü düşünüyorum”23 olarak kalmayı önerir; (cogito)3, (cogito)2 den “ben”den bağımsızlaşarak ayrılır. O halde tözsel olan,

20 A.g.e.

21 A.g.e.

22 A.g.e.

23 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 44

cogito’ları şaşırtmak için geri gelemez ve bu da tekrarın kopmasıyla sonuçlanır. Kabaca nedensellik ve cogito arasındaki ilişki şöyledir: (cogito)1 etkin nedenselliği, (cogito)2 nihai nedenselliği, (cogito)3 biçimsel nedenselliği ima eder. Bachelard, (cogito)3 içinde kalma iddiasını meşrulaştırmaya çalışır: “Bir amaca yönelik olarak hareket etmek, bir düşünceye yönelik olarak hareket etmektir, kişinin bu düşünceyi düşündüğünün farkına varmasıdır. Biçimsel nedensellik ancak (cogito)3 ile tüm saflığıyla ortaya çıkacaktır”24 .

(cogito)3 içinde kalmak”bir şeyin bilincinden” bağımsızlaşmaya götürür; (cogito)3’ün biçimsel yapısı ile bilincin bilincine varılır ve artık tözsel olana dönüş yoktur, onun saflığı “ben” ile hiçbir ilişki içermeyen bu durumdan gelir.

Bu yaklaşım biçimsel olarak göz önünde bulundurulduğunda, kurgusal örneğimiz “Badiou’nun Platon’un Devleti”, Devlet’ten tamamen bağımsızlaşarak Platon’un Devleti’nden tam olarak ayrılabilir, ancak Platon’un Devleti, Devlet ile ilişkili olarak düşünülmelidir. Başka bir deyişle, konunun her ikisinde de ortak olduğunu ve Badiou’nun kurduğu tarihsel bir bağ olduğunu söylemek mümkünken, aynı konu üzerine iki farklı eser olarak değerlendirmek mümkün değildir. Badiou’nun yaklaşımı “yazan özne” sorununa oldukça duyarlıdır; zira Badiou metninde bir kez kendi adını kullanır25 ve bu metni ele alırken bunu imtiyazlarının en ciddilerinden biri olarak açıklar: “Bu imtiyazların en ciddisi 8. bölümde bulunur: bütün bir pasajın yerini tamamen ve basitçe Sokrates’in benim yaptığım bir

24 A.g.e., s.101.

25 Alain Badiou, Platon’un Devleti…, s.271.Metin şöyledir: “Badiou’nun bana verdiği fırsattan yararlanarak, kardeşiniz Platon’un düşüncelerimi yorumlamasını ciddiyetle protesto ediyorum.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 45

doğaçlaması alır”. Badiou’nun çabasının orijinal metinle olan bağı korumak ve onu modernize etmek olduğu aşikâr olmakla birlikte; “kendi düşüncesinin ve daha genel olarak çağdaş felsefi bağlamın Platon’un metninin işlenişine sızdığını” kendisi de belirtmektedir26 . İki metin arasında ayrıntılı bir karşılaştırma başka bir çalışmanın konusu oluşturabilecek kadar geniştir; ancak yazılan konu/yazan özne sorununun bu tezahürü çeşitli eleştiriler için rezerv bırakmak açısından ilgili açıklama önemlidir. Metnin aksiyomatik değişiklikleri ve modernizasyonu sorgulanmadan ve çalışmanın bütünlüğünü korumak adına onu bir bütün olarak Badiou’nun çalışması olarak kabul etmek, en azından bu çalışmada köken sorununu özne sorunuyla ilişkili olarak tartışmadan ilerlemek elzemdir.

Bir avantaj olarak da görülebilecek ikinci sorun ise tarihselliktir. Aradaki yaklaşık yirmi dört yüzyıllık zaman farkı nedeniyle Badiou, metni modernize etmek için metni ele alışına tarihsellik katmak zorunda kalır. Dolayısıyla tarihsellik, iki metni bir tema çerçevesinde incelenmesi koşuluyla, orijinal metnin bu modernleştirilmesi yoluyla kendiliğinden ortaya çıkar. Bu bir avantaj olarak düşünülebilse de her iki metin de zaman tartışmasını içermesi bir sorun olarak ortaya çıkar: Platon’un ideal kenti o dönemin geleceğine atıfta bulunur. Badiou tarafından modernleştirilmeden önce tarihte (en azından kısmen) gerçekleştirilme olasılığı, Badiou’nun çalışmasında geleceğe atıfta bulunan şeylerin ayrıştırılması gerekliliğini doğurur. Bu nedenle iki metin ele alırken zaman sorununun göz ardı edilmemesi gerekir. Platon’un ideal kenti ve Badiou’nun gerçek siyaseti, komünizmi ve beşinci siyaseti zamansal olarak “olması gereken” ifadesi altında birlikte değerlendirilebilir ve bu anakronizmden uzak kalmayı sağlar.

26 A.g.e., s.13.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 46

Platon’un Devlet eserinden yaklaşık yirmi dört asır sonra Badiou’nun Devlet’i yeniden ele alması bir bakıma Devlet’in temel tartışması olan adaleti tartışmasını güncellemektedir. Bu modernizasyon, temel kavramların değiştirilmesi ve bu incelemenin genel ilkeleri aracılığıyla, zamanı ve belirli bir temayla bağlantılı tarihselliği tartışma fırsatını sunar. Son olarak, bu iki metinde (biri diğerinin kaynağıdır) bir temanın (bizim için uzmanlaşma) incelenmesi, ikisi arasındaki zamansal fark sayesinde kendiliğinden zamanı ve tarihselliği sunar.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 57

başlar.57 “Hasta ve ateşli bir siyasi topluluğu incelememizi” talep eder ve kolektif yaşamın sağlığı bu “otantik siyasi topluluk” olarak tanımlanır58 . Yine de Sokrates’e göre böyle bir dünyayı incelemek, “adalet ve adaletsizliğin devletlerde doğal olarak hangi anda ve hangi koşullar altında ortaya çıktığını” anlamak için faydalı olacaktır59 . İlk olarak, burada gerekli şeylerin içeriği değişmelidir; evler, giysiler, ayakkabılar vs. yeterli değildir, “boya, sergilenen nesnelerin renkliliği, altın, fildişi, platin, iridyum vs…” olmalıdır.60 İkinci olarak, “ortak yaşam için kesinlikle gerekli olan şeylerle hiçbir ilgisi olmayan gerçek bir insan kalabalığıyla doldurulmalıdır”61 . Sokrates62 gerçek bir siyasi toplulukta ihtiyaç duymadığımız meslekleri sıralar; listesini ikisi arasındaki yemek kültürü farkıyla bitirir. İnsanlar bu modern yaşamda etobur olurlar, onlar için bir diyet olmalıdır ve toplumda çok sayıda doktor olmalıdır. Nüfus arttıkça bu tür bir toplum için yeterli kaynak yoktur, bu yüzden artık kendi kendine yeten bir topluluk değildir. Dolayısıyla komşunun toprakları bu tip toplumu kendine çeker; savaş kaçınılmaz hale gelir ve Sokrates bunu “savaşın kökenini bu korkunç elde etme tutkusunda, ister finansal (para ve menkul kıymetler), ister gayrimenkul (evler), ister menkul (değerli nesneler) ya

57 A.g.e.

58 A.g.e., s.128-129.

59 A.g.e.,

60 A.g.e., s.129.

61 A.g.e.,

62 Bu meslekler aşağıdaki gibidir: “Ayakkabıcılar, taklitçiler, ressamlar, şairler, besteciler, rapsodistler, caz şarkıcıları, rock, tango veya rap grupları, orkestra müzisyenleri, dansçılar, oyuncular, dağıtımcılar, yapımcılar, kadın ve erkek modası tasarımcıları ve zanaatkarları, az yetenekli çocuklar için matematik veya eski Yunanca özel öğretmenleri, Zarif annelerin göğüslerine zarar vermek istemediği bebekler için dadılar, sivilceli gençler için piyano öğretmenleri, lüks oteller için oda hizmetçileri, topuz kesen kuaförler, maîtres queux ve kabuklu deniz ürünleri yetiştiricileri, domuz çiftliği temizleyicileri ve daha niceleri… “


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 58

da toprak (arazi) olsun, kişinin servetini artırmaya yönelik bu sonsuz arzusunda bulduk”63 şeklinde ifade eder. Son olarak, bu tür bir toplumun bir orduya ihtiyacı vardır, ancak bu siyasi topluluğun üyeleri, bir erkeğin yalnızca bir işi yapabileceği veya bir kadının da aynı işi yapabileceği ilkesi nedeniyle asker olamaz. Amantha «çürüyen emperyalizm aşaması dışında» askerliğin bir meslek olmaması gerektiğini öne sürer64 ve bunu şöyle açıklar: “Asker ulusal bir öznelliği yoğunlaştırır… Asker bir gerekliliktir, koşullar tarafından bireyin talep edilmesidir… özgür bir ülkede asker olmak militan bir ilkedir”.65 Dolayısıyla, iş bölümü bağlamının dışında, kendinde ve kendisi için asker kavramı yani “koşulların anavatanı korumak için asker olmaya zorladığı kişilerde – komünist hipoteze erken yerleşirsek herkeste – geliştirilmesi gereken nesnel ve öznel özellikler”66 diyaloğun bu bölümünün konusu haline gelir. Amantha, ülkesinde acı bir şekilde tesis edilen adaleti savunan askeri, “fethetme ve yağmalama arzusu “ndan ayırmak için muhafız (“asker” ile “siyasi aktivist” arasındaki orta yol) olarak yeniden adlandırmayı önerir.67 Muhafız fenomenolojisi, adalet muhafızını (herkesi) bir bölgeden ziyade bir fikri savunan biri olarak görmektedir. Sokrates bir kez daha hayvanlarla bir analoji kurar, bu kez bir muhafızın özelliklerini açıklamak için köpeği seçer:

“Köpek neyin iyi, neyin tehdit edici ve neyin zararsız olduğunu ayırt eder. Dişlerini gösterip saldırmak gibi öfkeli enerjisini ya da tam tersine, oynaşmak ve okşan-mak için yalvarmak gibi neşeli enerjisini kullanmasını yöneten şey bu tanımadır. Başarılı bekçi köpeği bu ne-denle öznel enerjisini iyi fikrine tabi kılar. O mükem-

63 A.g.e., s.131.

64 A.g.e., s.133.

65 A.g.e.,

66 A.g.e., s.134.

67 A.g.e., s.134-135.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 59

mel bir filozoftur. Güç için açgözlü değildir, ama bil-meye heveslidir.68

“Her halükarda, tıpkı bekçi köpeği gibi, otantik bek-çi de mahrem diyalektiği -gaddarlık ve nezaket- daha yüksek bir arzunun, bilme arzusunun etkileri üzerine oturtur. Ve bekçi köpeği, oluşumunun izini sürdüğü-müz toplumu kendi belirlemelerinde yoğunlaştırdığı için, bu toplumun her sakininin – herkes bekçi köpeği olmaya çağrıldığı için – ne olmak için çabalaması ge-rektiğini biliyoruz: duyarlı, hızlı, güçlü, cesur, enerjik ve felsefi.”69

3.4. Zihin disiplinleri: edebiyat ve müzik

Muhafızın – yani neredeyse herkesin – eğitimi diyaloğun bu bölümünün ana temasıdır. “Adalet ve adaletsizliğin politik bedende nasıl ortaya çıktığı”70 sorusu, “çağların derinliklerinden gelenden daha iyi bir eğitim”71 hayal edilerek ele alınmaktadır. Uzmanlaşma açısından, diyaloğun bu bölümünde eğitim müfredatına koydukları edebi eserlerin biçimine ilişkin tartışmaya atıfta bulunulur.

Sokrates iki farklı üsluba dikkat çeker: “Bir: Şairlerin sözleri, masal yazarı olur olmaz, kendilerini olmuş, olmakta olan ya da olacak olanın bir anlatımı olarak dayatırlar. İki: Anlatı dolaylı, doğrudan – yani mimetik – ya da karışıktır.”72 Taklit sanatı, “bu şekilde benzemeye çalıştığımız kişiyi” taklit etmek, yani “kendini ses veya tavır olarak kendinden başka birine benzetmektir”73 . Mimetik sanatın eğitsel uygulaması sorusu üç şekilde ortaya atılmaktadır: üç tarihsel yaklaşıma

68 A.g.e., s.137.

69 A.g.e., s.138.

70 A.g.e., s.141.

71 A.g.e., s.142.

72 A.g.e., s.150.

73 A.g.e., s.152.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 60

karşılık gelen tam özgürlük, yasaklama veya denetim: Yunanlılar, “gerçekçilik adına istediklerini taklit etmek için tam özgürlük”74 ; bunu yasaklayan Hristiyan Kilisesi ve “yakından denetleyen” sosyalist devletler75 .

Sokrates sosyalist devletlerin yaklaşımını eleştirir ve tek bir modelden, Stalin’in Sovyetler Birliği’nden esinlendiklerini belirtir ve sonuçta mekanik ve kölece taklit felakete yol açmıştır. Sokrates “taklidin uzmanlaşmaya yol açtığını”76 ve “aynı insanın, mevcut koşulların bize dayattığı türden bir sonluluk içinde, kendisinden çok farklı ya da birbirinden çok farklı şeyleri yeterince taklit edemeyeceğini” iddia eder.77 Liderlerin taklit konusunda uzman oldukları fikrini reddederek “kimlik girdapları”78 önerir – başka bir deyişle, genellikle herhangi bir şeyi taklit etmek söz konusu değildir. Sokrates kimliğin sınırlarını bir kişilikten diğerine kaydırır; ancak bunu zaman içinde ayrıma duyulan ihtiyacı belirleyerek önerir. Dahası “uzun vadede” ifadesini kullanarak79 , geleceğe atıfta bulur ve daha sonra maalesef Amantha’nın sorusuna cevap vermez “Ama şimdi? Peki ya yarın? Bunu nasıl yapabilirim?”80 Amantha’nın sorusunun nedeni Sokrates’in aşağıdaki konuşmasından alıntı yapıldığında daha net anlaşılabilir:

74 A.g.e., s.154.

75 A.g.e., s.155.

76 A.g.e., s.155.

77 A.g.e.,Badiou’nun açıklaması aşağıda: «Her şeyden önce, komik taklitlerin yazarı etkili bir şekilde tragedya yazamaz. Aristophanes Sophokles değildir, Molière Racine değildir, Feydeau Ibsen değildir… Taklit konusunda uzman olan aktörler bile insan figürlerinin tamamını somutlaştırmakta başarısız olurlar. Büyük Harlequin’ler, kurnaz hırsızlar ve enerjik kabadayılar, Kader tarafından parçalanmış olağanüstü ağıt prensleri yapmazlar”.

78 A.g.e., s.156.

79 A.g.e.

80 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 61

“…ülkemizde, koşullara ve çekilişlere bağlı olarak, ayakkabıcı aynı zamanda bir bakan, fırıncı bir ordu ko-mutanı, duvarcı bir mimar ve süpermarket kasiyeri bir gizli ajan veya diplomat olacaktır. Kimliğin kıvrımla-rı ve dönüşleri sosyal oyunda sağlam bir temele sahip olacak! 81

Glaukon bu taklitçi sanat tartışmasından, eğitimin her şeyden önce klasik olması gerektiği sonucuna varır. Basit anlatı ancak erdem söz konusu olduğunda taklit içerebilir. “Birkaç parçanın zar zor sığacağı taklitlerin havai fişek gösterisi” haline gelen tür82 , “konuşma tarzımıza”83 tamamen karşıdır. Glaukon, bu ülkede “bu gösterişli ve ilkesiz barok “u84 reddetmemiz gerektiğini düşünür. Sokrates bu ilkesiz barok üslubun insanların büyük çoğunluğuna hitap eden piç, renkli bir üslup olduğunu düşünür, ancak Sokrates bunun kendi yaklaşımlarına uymadığını açıklar:

“Toplumumuzda öznel birlik, mesleklerin çeşitliliği tarafından dayatılmaktadır. Elbette, inşa etmekte ol-duğumuz toplumda, bir ayakkabıcı ve bir havayolu pilotu, bir çiftçi ve bir Yüksek Mahkeme yargıcı, bir albay ve bir bakkal olabilirsiniz. Ancak bir bakkalın bir albayı taklit etmediği anlaşılmalıdır, çünkü o bir albay olduğunda gerçekten albaydır. Bu gerçek farklılıkların olasılığı, ortak bir düşüncenin evrensel dolaşımına da-yanır.” 85

…

“Herkes yapabileceği her şeyi yapabilmelidir”.86

Liderlere gelince, Sokrates’e göre, onlar “ülkenin özgürlüğü için çalışan işçiler” olmalıdır ve “aktif düşüncenin

81 A.g.e.,

82 A.g.e., s.158.

83 A.g.e., s.159.

84 A.g.e.,

85 A.g.e.

86 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 62

bu emeğinde” “araştırmalı, yaratmalı, karar vermelidirler”. Gerçek siyaset her türlü temsili dışlar; o saf bir sunumdur”.87 Dolayısıyla taklit etmemize gerek yoktur.88 Son olarak, siyasi alan, en azından geçici olarak, tamamen taklitçi bir dili kabul edemez; “bugün gördüğümüz bu tür ‘demokratik’ sefahatten” tamamen farklıdır.89

3.5. Nesnel Adalet

“Adalet nerededir?90 Bu, diyaloğun adaletin tanımının yapıldığı bu bölümünün yönlendirici sorusudur. Diyalog Glaukon’un en iyilerin yönetimde olması gerektiği cevabıyla başlar. Siyasette “en iyiler, siyasi süreci ilerleten ve gerektiğinde zorlukların üstesinden gelmeyi ya da çıkmazlardan kurtulmayı bilenlerdir”91 . Sokrates, çocukluktan itibaren yönetenleri zor koşullarda (“yozlaşmanın sarhoşluğunda, onlara çıplak şiddet uygulayan koşullarda, özellikle unutkanlığa veya büyülenmeye elverişli durumlarda, zahmet, acı ve mücadelede, başıboşluğa, yanılgıya veya yanılsamaya maruz bırakıldıklarında”92) nasıl seçim yapacakları konusunda eğitmeyi önerir; ancak bu şekilde yüzleşirler, bununla “nasıl başa çıkarlar”, “hakikat sürecinin devam etmesini” nasıl tercih ederler ya da nasıl etmezler…93 Glaukon, “kendilerine sundukları hizmet ile siyasi topluluğa sundukları hizmet”

87 A.g.e., s.157.

88 Badiou taklit etme konusundaki sınırlılığını şöyle açıklar: “Bu nedenle taklit edici unsurlar gerekiyorsa, bu ancak çocukluktan gelen ve insanları araştırmak, bir yönelim oluşturmak ve bunun uygulanmasına karar vermek için gereken erdemleri destekleyen örnekler temelinde olabilir. Bu erdemlerin neler olduğunu biliyoruz: cesaret, itidal, düşünce yoğunluğu, özgür bir ruhun özverisi…”.

89 A.g.e.

90 A.g.e., s.214.

91 A.g.e., s.180.

92 A.g.e., s.194.

93 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 63

arasında artık bir fark kalmadığı konusunda uyarır.94 Diğerleri için yeni siyasetin koşullarını oluşturmaya en uygun olan şey, bu incelemeyle kendiliğinden anlaşılır. Burada Amantha araya girer ve şöyle der: “Bizim için iyinin karşı konulmaz bir şekilde hüküm sürdüğü ideal bir kent hazırlıyor gibisin!95 Ve Sokrates, yeni bir politika olan komünizm için hala umutları ve arzuları olduğunu ifade eder.

Sokrates, Fenikelilerin kökeni hakkında bir hikâye ile ne olduğunu anlamaya çalışır. Hikâye, toplumun üç sınıfa bölünmesini içermektedir: üst sınıfı “finansörler, büyük toprak sahipleri, yüksek yargıçlar, askeri liderler, yönetim kurulu başkanları, politikacılar ve iletişim, basın, radyo ve televizyon sahipleri”96 vb…. oluşturur. orta sınıf “ofis çalışanları, hemşireler, alt düzey yöneticiler, öğretmenler, kültür programları yapanlar, kararsız entelektüeller, satış temsilcileri, psikologlar, tesisatçılar, nitelikli satış elemanları, küçük işletme mühendisleri, taşra sendikacıları, çiçekçiler, bağımsız sigortacılar, ilkokul öğretmenleri, banliyö oto tamircilerinden oluşur”97 vb….Alt sınıf (doğrudan üreticiler) “köylülerden, işçilerden ve özellikle de bugün kara kıtadan sürüler halinde gelen yeni proleterlerden”98 oluşur. Efsaneye göre, Tanrı vatansever Fenikelileri (aynı topraklarda yaşadıkları ve aynı topraktan yaratıldıkları için) “toprak ve metal karışımı” kullanarak yaratmıştır99 . Her sınıf bir metale tekabül eder; altın birisini baskın yapar, gümüş birisini orta sınıf yapar ve alt sınıfın üyeleri hurda metalden şekillendirilir. “Bir gün şeklini hala bilmediğimiz bir tür karşı-tanrı”100 gelir

94 A.g.e., s.195.

95 A.g.e.,

96 A.g.e., s.196.

97 A.g.e.

98 A.g.e.

99 A.g.e.

100 A.g.e., Açıkça Mesihçi bir anlam içermektedir.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 64

ve tüm insanları eritir, ardından onları “toprak, demir, altın ve gümüşün belirsiz bir karışımından” yeniden şekillendirir101 . Sokrates, karşı-tanrı ile politikalarının oluşumu ve ona eşlik eden eğitim arasındaki analoji aracılığıyla, “şu ya da bu alt gruba ayrılması gereken görevlerin olmadığı, yalnızca herkesin yararına herkesin yapması gerekenlerin olduğu” sınıfsız bir toplum önerir102 . Böyle bir toplumda, eğer özel mülkiyet varsa, sorumluluk mevkilerinde kimlerin bulunduğunu denetlemek mümkün değildir. Bu bireyler ya da gruplar “toprakları, binaları, atölyeleri, madenleri, sermayeyi sahiplenir sahiplenmez”103 , kişisel çıkarları giderek siyasi topluluktan daha önemli hale gelir. O zaman siyasi karar kesinlikle radikal olmalıdır, örneğin özel mülkiyetin kaldırılması gibi. Sokrates, «her şeyin ortaklaştırıldığı» bir topluma kademeli geçişin104 “temel argümanı, her Öznenin kendisinde ve Ötekinde özdeş olarak, burada aşağıda belirli ebedi hakikatlerin inşasına katılma kapasitesine sahip olduğudur”105 şeklinde açıklar. Sokrates bunu istisnasız tüm toplumun (belirli bir sosyal sınıfın değil) mutluluğunu gözeterek açıklar ve bu “inşanın ölçeği, her zaman olduğu gibi belirli bir yerden başlasak bile, gerçekte yalnızca tüm insan evreni olabilir”106 . Sokrates bu tür bir birlikte-oluşta adaleti ve “acınası bir politikanın değerini düşürdüğü topluluklarda adaletsizliği” bulmanın mümkün olduğuna inanmaktadır107 . Ama adalet tam olarak nerededir? Sokrates bu soruyu yanıtlar:

“Politikamız, kavramını oluşturduğumuz gerçeklikle uyum içinde ise, düşünceli, cesur, ölçülü ve adil ola-

101 A.g.e., s.197.

102 A.g.e.

103 A.g.e., s.199.

104 A.g.e., s.198.

105 A.g.e., s.199.

106 A.g.e., s.208.

107 A.g.e., s.201.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 65

caktır. Onda bu erdemlerden birini keşfettiğimizi var-sayarsak, diğerleri bizim keşfetmediğimiz erdemler olmak zorunda kalacaktır.108

İlk olarak, eğer bir politika düşünceli, makul ya da iyi düşünülmüş ise, bununla ilgili toplantılarda öyle bir şekilde müzakere edilir ki, durumun gerektirdiği karar alınır. “Müzakere yeteneği bir tür rasyonel bilgi gerektirir.”109 İyi bir bilgisayar bilimcisinin yeteneği ve rasyonel bilgi birikimi onu “bilinçli bir siyasi aktivist” yapmaz110 . Rasyonel bilgi birikimi onu yaptığı işte iyi yapar. Benzetme yapmak gerekirse, bu herkes için aynıdır. Ancak siyaset bir uzmanlık alanı olarak kabul edilemez çünkü siyaset belirli bir nesneye odaklanmaz, “yerel halkın karşılaştığı tüm durumlar”111 siyasetin içindedir. “Bu alandaki yetkinlik a priori herkesin yetkinliğidir” ve “müzakerelerin ve kararların bilgeliği tüm vatandaşların zihninde bulunması gereken bir erdemdir”.112 Son olarak, bu siyasi bilgi “diğer tüm teknik veya uzmanlık bilgilerini kesinlikle kapsadığı ve kolektif bir mülk olduğu için”113 (tüm vatandaşlar) siyasetçilerin var olması imkansızdır.

İkinci olarak cesaret, neyden korkulup korkulmayacağına dair doğru ve meşru görüşün korunduğu bir tür güç olarak tanımlanır. Bu nedenle «cesaret politik bir erdemdir»114 ve “cesaretin entelektüel anahtarı tüm politik bedende bulunur”115 .

108 A.g.e., s.215.

109 A.g.e., s.216.

110 A.g.e.,

111 A.g.e., s.217.

112 A.g.e.,

113 A.g.e.

114 A.g.e., s.220.

115 A.g.e., s.218.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 66

Üçüncü olarak, itidal (ölçülülük, ölçü, ılımlılık) «kısa zevklere duyulan arzunun yarattığı çekime hakim olan öznenin etkin bir şekilde örgütlenmesi”116 olarak tanımlanmaktadır. Bu, yönetenler ve yönetilenler arasında (“bu toplumda herkes sırayla hükümet veya askeri sorumluluklar üstlenir”117 ) “kim komuta etmeli?” sorusunun ortadan kaldırılmasıyla sağlanan bir uyum, bir uzlaşmadır.118

Son olarak, adaletin tanımı verilmiştir. Herhangi bir işlevi yerine getirme yeteneği, “doğal niteliklerine en uygun olanı” yapmaktan vazgeçmeyen her birey tarafından edinilmelidir119 . Adalet, her bireyin özel yeteneklerini mükemmelleştirmesi koşuluna dayanır; “Marx’ın ‘polimorfik işçi’ dediği şeye, duvarcıdan matematikçiye, temizlikçiden şaire, askerden doktora, tamirciden mimara, çağın kendisine sunduğu hiçbir olanağı eylem alanının dışında bırakmayan bir insan hayvanı olmaya aynı yoğunlukta kendini hazırlayarak”.120

Herhangi bir birey için, herhangi bir iş için yaratıcı ve etkili bir şekilde bir başkasının yerini alma yeteneği, belirli yeteneklerin özgürce geliştirilmesi yeteneğiyle birleştirilir. Adalet, bilgelik (iyi düşünülmüş olan), cesaret (neden korkulacağının bilgisi) ve itidal (dürtülerin kontrolü) olan üç erdemden öncelikli olmalıdır. Çünkü bu kombinasyon onlara hem kesin bir yerellik hem de evrensel bir açıklık kazandırır. “Yerelleşme ve açıklık arasındaki diyalektik bağ, herhangi bir öznel eğilime toplumsal ya da kolektif canlılığını veren şeydir. Gerçek süreci adalet olarak adlandırılan şey temelde bu diyalektik bağın kendisidir”.121 Amantha bunu şöyle

116 A.g.e., s.221.

117 A.g.e., s.223.

118 A.g.e.

119 A.g.e., s.226.

120 A.g.e., s.226.

121 A.g.e., s.227.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 67

açıklar: “Bir bireyin herhangi bir praksis için uygunluğu, paradoksal olarak kendi varlığının ya da eğiliminin gelişimiyle birleşerek, o bireyin toplumsal bütünlükle ilişkisinin idealini gerçekleştirir”122 . Dolayısıyla Sokrates adaletsizliği “herkesin evrensel yetkinliğinin”123 engellenmesi ve bu evrensellik adına tekil kapasitenin geliştirilmesinin yasaklanması olarak tanımlar.

122 A.g.e.

123 A.g.e.,


Platon’un Devleti Eserinde Adalet ve Uzmanlaşma

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025

Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 47

3.1. İnsan Türüne Özgü Erdem Olarak Adalet

Adalet temasının diyaloğa girişi Kephalos’un ölüm hakkındaki düşünceleriyle başlar. Kephalos artık hiçbir şey hayal edemeyen, kararlı ve bitmiş bir karakter olarak gözükür. “Kendini ahiretin eşiğinde hayal eden” biri olarak kendinden bahseder1 ve geriye dönük olarak kendini sorgulaması adalet erdeminin iki özelliğini içerir: “sözde doğruluk ve pratik hayatta ödünç verilenlerin iadesi”2 . İlk olarak, “doğruyu söylemenin” ve “sana ödünç verileni iade etmenin” adaletin tanımı olamayacağını savunurlar.3 Ardından Polemarkhos Sokrates’e adaletin tanımını sorar ve Sokrates bu soruya “bilgi”4 (τέχνη) söylemiyle cevap verir. İş ve çalışan arasındaki ilişki işbilirlik (know-how: bir alanda sahip olunan uzmanlık, yapabilme bilgisi, yapabilme yetisi, teknik bilgi) tarafından oluşturulur ve adalet, diyaloğun bu bölümünde

1 Alain Badiou, La République de Platon…,, s.25.

2 A.g.e., s.26.

3 A.g.e., s.27.

4 A.g.e., s.29.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 48

işbilirlik ve yararlılık ile ilişkili olarak ele alınır. Bu, “iyi ve faydalı olmak” olarak işbilirlik ile ilgilidir. Dolayısıyla çiftçinin iyi meyveleri olduğu için faydalı olduğunu ya da ayakkabıcının ayakkabıları olduğu için faydalı olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Adaletin bir beceri olarak yararlılığını tartışırlar ve adaletin “sembolik ilişkileri” pekiştiren şey olduğu konusunda hemfikirdirler5 yani insanlar arasında sembolik bir anlaşma sağlayan şey olması konusunda. Sokrates bu sembolik anlaşmayı açıklamak için6 satranç tahtasında taşların belli bir düzende yerleştirilmesi örneğini verir. Ancak adil insan, “sembolik bir kural söz konusu olduğunda” kendi bildiğini yapan insandan daha iyi (yararlı) değildir7 . Bu geçişin sonucu biraz tuhaftır: “adalet eylemde yararsız, eylemsizlikte yararlıdır”.8 Polemarkhos daha sonra adalet tanımını biraz değiştirir ve “dosta iyilik yapmak, düşmana zarar vermek”9 olarak tanımlar. Varlık ve görünüşü ayırmamıza rağmen “güzel bir ruha sahip bir dosta iyilik yapmak ve alçak bir düşmana zarar vermek doğrudur”10 diyemeyiz çünkü adil bir insanın doğası, kim olursa olsun komşusuna zarar vermesine izin vermez. Sokrates bunu insanlar ve hayvanlar (köpekler ve atlar) arasındaki analoji ile açıklar. Atın erdemi diye bir şey olduğunu, bunun da “binicisini, binicisinin göğüslüğünü, tozluklarını, mızrağını ve yükünü taşıyarak dümdüz dörtnala gitmek” olduğunu

5 A.g.e., s.30.

6 Satranç oyunu gerçekten iyi bir örnektir, çünkü taşların yerleştirilmesi oyunun kurallarına uymak zorunda değildir. Bu kurallar sembolik bir konvansiyonu ifade eder. Örneğin, Fischer satrancı, her iki tarafında aynı şekilde taşları yerleştirmesine dayanır, taşların kesin yerleri yoktur tamamen anlaşmaya bağlıdır. Les cahiers de l’échiquier français 15e  cahier, cilt III, Temmuz 1928, s.462- 463 çalışmasına göre önceki adı Brunner sistemidir)

7 A.g.e., s.31.

8 A.g.e.

9 A.g.e., s.34.

10 A.g.e.,


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 49

iddia eder11 . Hayvanlara kötü davranmak onların doğasında var olan erdemi bozar. Sokrates de benzer şekilde bunu şöyle ifade eder, “insanlara kötü davranırsanız, onları olduklarından daha adaletsiz yaparsınız. Bu nedenle adil bir insanın herhangi birine kötü davranması mümkün değildir”12. Diyalogun bu bölümünde adalet insan türüne özgü bir erdem olarak tanımlanmaktadır ve Badiou, hakikati zarar vermek için asla adil olmayan şey olarak tanımlar ve Nietzsche ve Sade’a karşı olduğunu açıkça belirtir. Dahası, “düşmanlarına zarar vermek ve dostlarına hizmet etmek doğrudur”13 özdeyişinin I. Serhas, İskender, Hannibal, Napolyon ve Hitler için geçerli olduğuna inanmaktadır.

3.2. Özne’nin Temel Niteliği, Tek Erdemi: Adalet

Thrasymakhos önce “adalet en güçlü olanın çıkarıdır”, sonra bu ifadeye Sokrates’in argümanları sayesinde “yöneticilere itaat etmek doğrudur” ifadesini ekleyerek adaleti tanımlamaya çalışır.14 Sokrates bu tanıma, en güçlülerin (yöneticilerin) “istemeden de olsa insanlara kendileri için kötü olan şeyleri yapmalarını emredebileceğini”15 iddia ederek karşı çıkar. Dolayısıyla hata yapabilirler, yani onların çıkarlarına aykırı kararlar alabilirler. Dolayısıyla bu tanıma göre adil olamazlar. Thrasymakhos bu karşı argümanları özdeşliğin zamansallığı argümanıyla karşılamaya çalışır, ona göre “bir zanaatkâr, bir uzman, bir yaratıcı ya da bir sanatçı kendisini tanımlayan yüklemle uyumlu hareket ettiği sürece asla hata yapmaz” ve bu kişiler “kendisini zanaatkâr, uzman, yaratıcı ya da sanatçı olarak varsaydığımız kişi olmaktan

11 A.g.e., s.35.

12 A.g.e., s.36.

13 A.g.e., s.37.

14 A.g.e., s.50.

15 A.g.e., s.49.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 50

çıktığında” hata yapabilirler 16 Thrasymakhos argümanlarını şöyle sıralamaktadır:

“Birincisi, devlet başkanı bir lider olarak hata yapmaz. İkincisi, hata yapmadığı için kendisi için en iyi olana karar verir. Üçüncüsü, yönetilenlerin, liderin emrettik-lerinin yapması gereken budur, başka bir şey değil. Ve dördüncüsü, adalet tüm uygulamaların en güçlü olanın çıkarları tarafından yönetilmesi gerçeğinden oluşur.17

Sokrates bir kez daha bilgi birikiminden bahsederek bu argümanı çürütür:

“Doktor ve amiralin kendi çıkarları olduğu açık. Ve becerilerinin amacı, her birine bu ilgiyi bulmak ve sağ-lamaktır. Açıkçası, işbilirliğin kendi içinde, olası mü-kemmelliğinden başka bir çıkarı yoktur. 18

Tıbbi işbilirliğin ortaya çıkışı bir eksiklikten kaynaklanır; zira bedende bir şeyler eksiktir. Tıbbi işbilirlik bedenin çıkarlarına hizmet eder. Aynı zamanda, bu sonsuz bir seri haline gelen başka işbilirliklere de ihtiyaç duyabilir ya da kendi kendine yeterli olabilir ve “kusurlarını gidermek” için diğerine ihtiyaç duymaz19 . Üçüncüsü ise, gerçek işbilirliğin hiçbir şeyden yoksun olmadığını, “kendinde ve kendisi için” olduğunu kabul etmeleridir20 . Sonuç olarak, bir tekniğin içsel ilgisinden bahsedemeyiz, çünkü bir teknik “yalnızca nesnesinin ilgisiyle, onu tanımlayan işbilirliğin uygulandığı şeyle ilgilidir”21 . Teknik, nesnesi üzerinde tek başına güç uygular, “teknik, nesnesine ilişkin olarak bir yönetici, bir şef

16 A.g.e., s.51-52.

17 A.g.e., s.52.

18 A.g.e., s.54.

19 A.g.e., s.55.

20 A.g.e.

21 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 51

konumundadır”22 çünkü nesnesinden beklediği etkileri ondan elde eder. Bir teknik, içsel niteliğini tamamen belirleyen şeye sahiptir, kimliğini koruduğu sürece ona özü itibariyle sahiptir. Dolayısıyla çoban, sürünün bakımı için teknik olmaya devam ettiği sürece sürüye en iyi bakımı sağlar. “Her teknik bize çok özel bir hizmet sunar”.23 Sokrates’e göre ücret kazanma, tek işlevi ücret kazanmak olan her yerde bulunan bir tekniktir. Farklı teknikler aynı hizmeti (ücret kazanma) yerine getiriyorsa, bunun “ele alınan tekniklerin her birinin özel işlevine eklenen ortak bir unsurdan kaynaklandığını” bize gösterir24 . Tekniğin performansı, tekniğe tamamen dışsal olan bir ücretin olmadığı durumda da olduğu gibi kalır. Bir tekniğin temel amacı ücret kazanmak olamaz. Böylece, sığır sahibinin kârının tekniği çobana uygulattığını ve buna paralel olarak “gücü gerçekten kullananların”25 insanlara muazzam bir kişisel avantaj sağladığını savunan Thrasymakhos’un itirazı çürütülmüş olur. “Hiçbir tekniğin, hiçbir hakim pozisyonun amacı ya da işlevi kendi çıkarı değildir.26 Aynı zamanda iktidar, ister “kamusal veya özel», ister «siyasi veya aile içi» olsun, «Devlet ölçeğinde veya aile ölçeğinde» «önemsediği ve üzerinde otorite uyguladığı insanlara» iyilik yapmak zorundadır.27

İkinci olarak, Thrasymakhos temelde “adaletsiz olanın diğer herkese üstün geldiği” fikrinde28 ve ayrıca “adaletsiz olanın bilge ve bilgili, adil olanın ise cahil ve dilsiz olduğu” konusunda ısrar eder29 . Sokrates ise buna karşılık

22 A.g.e., s.56.

23 A.g.e., s.63.

24 A.g.e., s.64.

25 A.g.e., s.57.

26 A.g.e., s.65.

27 A.g.e.,

28 A.g.e., s.77.

29 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 52

“adil bir adam için iki adil adamın birbirine üstün gelmesi gerekmediğini, ancak bir adil adamın bir adaletsiz adama üstün gelmesi gerektiğini” savunur30 . Bu tartışmada bir kez daha uzmanlıktan, işbilirlikten yararlanır: “Müzik söz konusu olduğunda, bilge ve bilgili olan müzisyendir”31 ve bir müzisyenin amacı “tellerin gerginliği veya gevşekliği konusunda” başka bir müzisyene üstün gelmek32 olamaz ancak bir notayı okuyamayan kişi ne bilge ne de bilgilidir. Diyaloğun bu bölümünde Glaukon argümanları formel mantıksal formüllere dönüştürür ve Sokrates “bilge ve bilgili olan adil adam ile cahil ve aptal olan adaletsiz adamın”33 saçmalığını gösterir. Sokrates adaletsizlik ve adaleti devlet, şehir, ulus, parti, ordu ve diğer herhangi bir topluluk düzeyinde tartışmaya devam eder. Sokrates’e göre, “adaletsizlik, bölünmeleri ve çatışmaları şiddetlendirerek ilgili grubun derhal harekete geçme konusunda güçsüzleşmesine neden olur” ve aynı zamanda tek bir birey için adaletsizlik “samimi bir bölünmeye ve kendisiyle kendisi arasında herhangi bir dostça yakınlaşmanın imkansızlığına” neden olur. 34 Son olarak, “adil olanın yaşamı adil olmayanınkinden daha iyi ve mutludur”35 Sokrates “hangi kurala göre yaşamanın önemli olduğunu”36 belirlemekte ısrarcı olur. Sokrates’e göre, bir atın kendine uygun işlevi sadece bu atla mükemmel bir şekilde mümkündür. Duymak için kulaklar, görmek için gözlerin olması gibi bir amaca uygun işlevlere örnekler verir. “Asmayı büyük bir bıçakla, küçük bir baltayla ya da uzun bir testereyle budama” imkânı vardır ama en iyi alet bir budama bıçkısıdır.

30 A.g.e., s.73.

31 A.g.e., s.74.

32 A.g.e., s.75.

33 A.g.e., s.77.

34 A.g.e., s.80-81.

35 A.g.e., s.82.

36 A.g.e., s.82.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 53

Bu örnekleri “bir şeyin işlevinin tek başına yaptığı şey ya da diğerlerinden daha iyi yaptığı şey” olduğunu açıklamak için verir.37 Belirli bir işlevi olan bir şey aynı zamanda “organlarının özel düzenlemesi, bu düzenlemenin niteliği sayesinde” işlev görmesini sağlayan kendine ait bir niteliğe de sahip olmalıdır38 . Dolayısıyla öznenin uygun işlevi “dikkat etmek”, “ilkeleri uygulamak” veya “niyet etmek”tir, ancak işlevini yerine getirebilmesi için öznenin uygun bir niteliğe, tekil bir erdeme sahip olması gerekir: “Adalet, öznenin temel niteliğidir, onun tekil erdemidir ve adaletsizlik onun büyük ahlaksızlığıdır”.39

3.3 Toplumun ve devletin ortaya çıkışı

Sokrates adaleti bütünüyle tanımlamak yerine analoji ya da izomorfizm40 yoluyla ilerlemeyi önerir. Adaletin birey için varlığı, izole edilmiş bireyden daha büyük olan topluluk (ülke, siyasi topluluk, devlet vb.) için varlığını ima eder. Bu nedenle Sokrates adaleti ilk olarak devlet içinde incelemeyi önerir. Birey “bu büyük bütünün içinde” yer alır41 ve adaleti orada anlamak daha kolaydır. Bu incelemenin amacı, “daha küçük olanın biçimsel şemasında, daha büyük olanda gözlemlediğimiz şeye izomorfik olan şeyi keşfetmektir”42 . Siyasi topluluğun oluşumunun rasyonel incelemesi bizi adaletsizlik ve adaletin oluşumuna götürür.

Bireysel otarşinin (kendine yeterlik) imkansızlığı ilkesi, siyasi toplulukların ortaya çıkışının rasyonel bir incelemesi için uygun bir başlangıç noktasıdır. Bu siyasi toplulukların

37 A.g.e., s.83.

38 A.g.e.

39 A.g.e., s.84.

40 Badiou izomorfiyi şöyle tanımlar: “Eğer iki gerçeklik tamamen aynı iç ilişkilere, aynı yapıya sahipse, bunların izomorfik olduğu söylenir”.

41 A.g.e., s.121.

42 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 54

temelinde ihtiyaçlar yatar, yani “birisi bir ihtiyacını karşılamak için biriyle gider, sonra başka bir ihtiyacı için birinden başkasıyla gider ve bu böyle devam eder”43 dizisi. Farklı ihtiyaçların fazlalığı, insanları “birliktelik ve karşılıklı yardımlaşma yasaları” aracılığıyla aynı topraklarda bir araya getirmiştir44 . Bu, toplumun rasyonel olarak ortaya çıkışıdır.

Üretimin örgütlenmesi toplum için esastır: gıda için çiftçi, konut için duvarcı, giysi için terzi, aksesuar için ayakkabıcı. Toplumun dört üyesi iş bölümünden söz etmek için yeterlidir. Uzmanlaşmanın rasyonelliği – en azından görünüşte – çalışma süresinin içeriği tarafından meşrulaştırılır. Bunu şöyle bir formülasyonla açıklayabiliriz: Çiftçi çalışma zamanının dörtte birinde kişisel geçimi için buğday üretirken, diğer üç çeyreğinde evinin duvarlarını orantısız bir şekilde inşa eder, çok küçük kıyafetler keser ve şekilsiz ayakkabılar diker. Rasyonel olan, çiftçinin «tüm zamanını mükemmel buğday üretmek için harcaması» ve «bu buğdayı sağlam ayakkabılar, güzel bir ev ve iyi dikilmiş giysilerle değiştirmesidir».45 Burada Sokrates uzmanlaşmanın görünüşte rasyonel olduğuna işaret eder, çünkü “iş bölümü şüphesiz gerçek toplumların oluşumuna ışık tutar”, ancak “adalet fikrimize uyacak olan gelecekteki toplum için bir ilke olarak hizmet edemez. O toplumda herkesin her şeyi ya da neredeyse her şeyi yapabilmesi gerekecektir”.46 Sokrates, birkaç bin yıldır var olan iş bölümünün iki köklü ama şüpheli inanca dayandığını belirtir:

“Bunlardan ilki, bireylerin doğuştan aynı becerilere sa-hip olmamasıdır. Bir kişinin bir iş için, diğerinin başka bir iş için doğuştan yetenekli olduğu söylenir. İkincisi

43 A.g.e.

44 A.g.e.

45 A.g.e., s.123.

46 A.g.e.,


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 55

ise, belirli bir teknikte ustalaşmış bir bireyin, her bi-rinde daha az etkili olma pahasına, kendisini çeşitli faaliyetlere yaymak yerine tam zamanlı olarak buna adamasının tercih edilebilir olmasıdır.47

Glaukon bu tek kişiye tek iş ilkesini onaylar ve bunun “yeteneklerin doğal düzenine uygun”48 olduğuna ve bu ilke sayesinde her şeyin nicelik ve nitelik olarak daha iyi işlediğine inanır. Öte yandan Amantha bunu sefil bir vizyon olarak görür. Sokrates bunun “insanlık tarihi boyunca günümüze kadar hüküm sürdüğüne” işaret eder49 . Amantha itiraz etmeye devam eder: “bir olgu meselesi, geçici bir zorunluluk ve sürecin değeri hakkında hiçbir şey kanıtlamıyor”50 ve Sokrates ise başka bir şey önermeyi düşünse de, en azından diyaloğun bu kısmı için projektif kalmaya devam eder. Ampirik ya da tarihsel bir temelde toplumsal bir bütünlük oluşturmaya devam ederler.

Toplumsal bir bütünün oluşturulması, aletlerin üretimi ve malzemelerin elde edilmesi için bu dört üyeden daha fazla kişiye ihtiyaç duyar, çünkü bu kişilerin alet yapmak ya da malzeme elde etmek için ne zamanları ne de becerileri vardır. Böylece ilgili küçük ortaklık “bir demirci, bir madenci, bir tesisatçı ve diğer birçok vasıflı işçiyi” bünyesine katarak büyür51 . İkinci olarak, kalkınma için ithalat yapma ihtiyacı, ortaklığımıza nakliyecilerin ve tüccarların gelmesine yol açar. Üçüncü olarak, ithalat ihracata yol açar: satın almak için satmak zorunlu ve satmak için yerel olarak ihtiyacınız olandan daha fazlasını üretmek zorunludur. Ticaret bu şekilde gelişir ve komisyoncular, finansörler, bayiler, temsilciler vs.

47 A.g.e.

48 A.g.e., s.124.

49 A.g.e.,

50 A.g.e.

51 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 56

ortaya çıkar. Dördüncü olarak, emek gücünü her gün para karşılığında satan ücretli çalışanlar, liman işçileri, denizciler, nakliyeciler, ameleler, ağır işler için topluma girerler. Beşinci olarak, eğer emek de diğer metalar gibi alınıp satılabiliyorsa, bir piyasa ve “mübadelelerde dolaşan her şeyin soyut işareti olan” bir para birimi olmalıdır52 . Altıncı olarak, üreticiler için çalışma süresinin sürekliliği ihtiyacı, üreticiler ve tüketiciler arasında piyasayı bekleyen ve organize eden her türlü aracıyı yaratır.

Adalet ve adaletsizlik sorusu Sokrates’i, doğal varlığına yakınlığı nedeniyle mutlu ve huzurlu olduğunu hayal ettiği ilkel topluluktaki yaşamı tanımlamaya yönlendirir.53 Sınırlı kaynaklar doğum kontrolünü zorunlu kılar ve bu kontrol aşırı sefaleti ve savaşı önlemenin bir işlevidir: «Kendinden sonrakilere her yönden kendilerininkine benzer bir yaşam miras bırakırlar»54 . Yaşam neredeyse minimalisttir, doğaya saygılıdır; ihtiyaç olmayan hiçbir şey içermez. Diyette et yoktur ve yataklar porsukağacı ve mersin dallarından yapılmıştır. Glaukon Sokrates’e katılmaz ve “biraz daha fazlasını”55 örneğin “gerçek yataklarda uyumak, gerçek masaların önünde gerçek sandalyelerde oturmak”56 et ve kremalı pastalar yemek ister. Glaukon bunların lüks olmadığını düşünür. Sokrates ise pek öyle görünmese de bunun köklü bir değişimin nedeni olduğunu düşünür. Ona göre “bu tam bir yöntem değişikliğidir”, artık “toplumun ve devletin kökeni” yerine “bolluk koşulları altında toplumun ve devletin ne hale geldiğini ve modern yaşamın sözde zevklerini” incelemeye

52 A.g.e., s.125.

53 Badiou bu topluluğu Jean-Jacques Rousseau’nun “doğa durumu” olarak görür.

54 A.g.e., s.125.

55 A.g.e., s.24. Bu Cephalus’un ilkesidir.

56 A.g.e., s.128.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 57

başlar.57 “Hasta ve ateşli bir siyasi topluluğu incelememizi” talep eder ve kolektif yaşamın sağlığı bu “otantik siyasi topluluk” olarak tanımlanır58 . Yine de Sokrates’e göre böyle bir dünyayı incelemek, “adalet ve adaletsizliğin devletlerde doğal olarak hangi anda ve hangi koşullar altında ortaya çıktığını” anlamak için faydalı olacaktır59 . İlk olarak, burada gerekli şeylerin içeriği değişmelidir; evler, giysiler, ayakkabılar vs. yeterli değildir, “boya, sergilenen nesnelerin renkliliği, altın, fildişi, platin, iridyum vs…” olmalıdır.60 İkinci olarak, “ortak yaşam için kesinlikle gerekli olan şeylerle hiçbir ilgisi olmayan gerçek bir insan kalabalığıyla doldurulmalıdır”61 . Sokrates62 gerçek bir siyasi toplulukta ihtiyaç duymadığımız meslekleri sıralar; listesini ikisi arasındaki yemek kültürü farkıyla bitirir. İnsanlar bu modern yaşamda etobur olurlar, onlar için bir diyet olmalıdır ve toplumda çok sayıda doktor olmalıdır. Nüfus arttıkça bu tür bir toplum için yeterli kaynak yoktur, bu yüzden artık kendi kendine yeten bir topluluk değildir. Dolayısıyla komşunun toprakları bu tip toplumu kendine çeker; savaş kaçınılmaz hale gelir ve Sokrates bunu “savaşın kökenini bu korkunç elde etme tutkusunda, ister finansal (para ve menkul kıymetler), ister gayrimenkul (evler), ister menkul (değerli nesneler) ya

57 A.g.e.

58 A.g.e., s.128-129.

59 A.g.e.,

60 A.g.e., s.129.

61 A.g.e.,

62 Bu meslekler aşağıdaki gibidir: “Ayakkabıcılar, taklitçiler, ressamlar, şairler, besteciler, rapsodistler, caz şarkıcıları, rock, tango veya rap grupları, orkestra müzisyenleri, dansçılar, oyuncular, dağıtımcılar, yapımcılar, kadın ve erkek modası tasarımcıları ve zanaatkarları, az yetenekli çocuklar için matematik veya eski Yunanca özel öğretmenleri, Zarif annelerin göğüslerine zarar vermek istemediği bebekler için dadılar, sivilceli gençler için piyano öğretmenleri, lüks oteller için oda hizmetçileri, topuz kesen kuaförler, maîtres queux ve kabuklu deniz ürünleri yetiştiricileri, domuz çiftliği temizleyicileri ve daha niceleri… “


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 58

da toprak (arazi) olsun, kişinin servetini artırmaya yönelik bu sonsuz arzusunda bulduk”63 şeklinde ifade eder. Son olarak, bu tür bir toplumun bir orduya ihtiyacı vardır, ancak bu siyasi topluluğun üyeleri, bir erkeğin yalnızca bir işi yapabileceği veya bir kadının da aynı işi yapabileceği ilkesi nedeniyle asker olamaz. Amantha «çürüyen emperyalizm aşaması dışında» askerliğin bir meslek olmaması gerektiğini öne sürer64 ve bunu şöyle açıklar: “Asker ulusal bir öznelliği yoğunlaştırır… Asker bir gerekliliktir, koşullar tarafından bireyin talep edilmesidir… özgür bir ülkede asker olmak militan bir ilkedir”.65 Dolayısıyla, iş bölümü bağlamının dışında, kendinde ve kendisi için asker kavramı yani “koşulların anavatanı korumak için asker olmaya zorladığı kişilerde – komünist hipoteze erken yerleşirsek herkeste – geliştirilmesi gereken nesnel ve öznel özellikler”66 diyaloğun bu bölümünün konusu haline gelir. Amantha, ülkesinde acı bir şekilde tesis edilen adaleti savunan askeri, “fethetme ve yağmalama arzusu “ndan ayırmak için muhafız (“asker” ile “siyasi aktivist” arasındaki orta yol) olarak yeniden adlandırmayı önerir.67 Muhafız fenomenolojisi, adalet muhafızını (herkesi) bir bölgeden ziyade bir fikri savunan biri olarak görmektedir. Sokrates bir kez daha hayvanlarla bir analoji kurar, bu kez bir muhafızın özelliklerini açıklamak için köpeği seçer:

“Köpek neyin iyi, neyin tehdit edici ve neyin zararsız olduğunu ayırt eder. Dişlerini gösterip saldırmak gibi öfkeli enerjisini ya da tam tersine, oynaşmak ve okşan-mak için yalvarmak gibi neşeli enerjisini kullanmasını yöneten şey bu tanımadır. Başarılı bekçi köpeği bu ne-denle öznel enerjisini iyi fikrine tabi kılar. O mükem-

63 A.g.e., s.131.

64 A.g.e., s.133.

65 A.g.e.,

66 A.g.e., s.134.

67 A.g.e., s.134-135.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 59

mel bir filozoftur. Güç için açgözlü değildir, ama bil-meye heveslidir.68

“Her halükarda, tıpkı bekçi köpeği gibi, otantik bek-çi de mahrem diyalektiği -gaddarlık ve nezaket- daha yüksek bir arzunun, bilme arzusunun etkileri üzerine oturtur. Ve bekçi köpeği, oluşumunun izini sürdüğü-müz toplumu kendi belirlemelerinde yoğunlaştırdığı için, bu toplumun her sakininin – herkes bekçi köpeği olmaya çağrıldığı için – ne olmak için çabalaması ge-rektiğini biliyoruz: duyarlı, hızlı, güçlü, cesur, enerjik ve felsefi.”69

3.4. Zihin disiplinleri: edebiyat ve müzik

Muhafızın – yani neredeyse herkesin – eğitimi diyaloğun bu bölümünün ana temasıdır. “Adalet ve adaletsizliğin politik bedende nasıl ortaya çıktığı”70 sorusu, “çağların derinliklerinden gelenden daha iyi bir eğitim”71 hayal edilerek ele alınmaktadır. Uzmanlaşma açısından, diyaloğun bu bölümünde eğitim müfredatına koydukları edebi eserlerin biçimine ilişkin tartışmaya atıfta bulunulur.

Sokrates iki farklı üsluba dikkat çeker: “Bir: Şairlerin sözleri, masal yazarı olur olmaz, kendilerini olmuş, olmakta olan ya da olacak olanın bir anlatımı olarak dayatırlar. İki: Anlatı dolaylı, doğrudan – yani mimetik – ya da karışıktır.”72 Taklit sanatı, “bu şekilde benzemeye çalıştığımız kişiyi” taklit etmek, yani “kendini ses veya tavır olarak kendinden başka birine benzetmektir”73 . Mimetik sanatın eğitsel uygulaması sorusu üç şekilde ortaya atılmaktadır: üç tarihsel yaklaşıma

68 A.g.e., s.137.

69 A.g.e., s.138.

70 A.g.e., s.141.

71 A.g.e., s.142.

72 A.g.e., s.150.

73 A.g.e., s.152.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 60

karşılık gelen tam özgürlük, yasaklama veya denetim: Yunanlılar, “gerçekçilik adına istediklerini taklit etmek için tam özgürlük”74 ; bunu yasaklayan Hristiyan Kilisesi ve “yakından denetleyen” sosyalist devletler75 .

Sokrates sosyalist devletlerin yaklaşımını eleştirir ve tek bir modelden, Stalin’in Sovyetler Birliği’nden esinlendiklerini belirtir ve sonuçta mekanik ve kölece taklit felakete yol açmıştır. Sokrates “taklidin uzmanlaşmaya yol açtığını”76 ve “aynı insanın, mevcut koşulların bize dayattığı türden bir sonluluk içinde, kendisinden çok farklı ya da birbirinden çok farklı şeyleri yeterince taklit edemeyeceğini” iddia eder.77 Liderlerin taklit konusunda uzman oldukları fikrini reddederek “kimlik girdapları”78 önerir – başka bir deyişle, genellikle herhangi bir şeyi taklit etmek söz konusu değildir. Sokrates kimliğin sınırlarını bir kişilikten diğerine kaydırır; ancak bunu zaman içinde ayrıma duyulan ihtiyacı belirleyerek önerir. Dahası “uzun vadede” ifadesini kullanarak79 , geleceğe atıfta bulur ve daha sonra maalesef Amantha’nın sorusuna cevap vermez “Ama şimdi? Peki ya yarın? Bunu nasıl yapabilirim?”80 Amantha’nın sorusunun nedeni Sokrates’in aşağıdaki konuşmasından alıntı yapıldığında daha net anlaşılabilir:

74 A.g.e., s.154.

75 A.g.e., s.155.

76 A.g.e., s.155.

77 A.g.e.,Badiou’nun açıklaması aşağıda: «Her şeyden önce, komik taklitlerin yazarı etkili bir şekilde tragedya yazamaz. Aristophanes Sophokles değildir, Molière Racine değildir, Feydeau Ibsen değildir… Taklit konusunda uzman olan aktörler bile insan figürlerinin tamamını somutlaştırmakta başarısız olurlar. Büyük Harlequin’ler, kurnaz hırsızlar ve enerjik kabadayılar, Kader tarafından parçalanmış olağanüstü ağıt prensleri yapmazlar”.

78 A.g.e., s.156.

79 A.g.e.

80 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 61

“…ülkemizde, koşullara ve çekilişlere bağlı olarak, ayakkabıcı aynı zamanda bir bakan, fırıncı bir ordu ko-mutanı, duvarcı bir mimar ve süpermarket kasiyeri bir gizli ajan veya diplomat olacaktır. Kimliğin kıvrımla-rı ve dönüşleri sosyal oyunda sağlam bir temele sahip olacak! 81

Glaukon bu taklitçi sanat tartışmasından, eğitimin her şeyden önce klasik olması gerektiği sonucuna varır. Basit anlatı ancak erdem söz konusu olduğunda taklit içerebilir. “Birkaç parçanın zar zor sığacağı taklitlerin havai fişek gösterisi” haline gelen tür82 , “konuşma tarzımıza”83 tamamen karşıdır. Glaukon, bu ülkede “bu gösterişli ve ilkesiz barok “u84 reddetmemiz gerektiğini düşünür. Sokrates bu ilkesiz barok üslubun insanların büyük çoğunluğuna hitap eden piç, renkli bir üslup olduğunu düşünür, ancak Sokrates bunun kendi yaklaşımlarına uymadığını açıklar:

“Toplumumuzda öznel birlik, mesleklerin çeşitliliği tarafından dayatılmaktadır. Elbette, inşa etmekte ol-duğumuz toplumda, bir ayakkabıcı ve bir havayolu pilotu, bir çiftçi ve bir Yüksek Mahkeme yargıcı, bir albay ve bir bakkal olabilirsiniz. Ancak bir bakkalın bir albayı taklit etmediği anlaşılmalıdır, çünkü o bir albay olduğunda gerçekten albaydır. Bu gerçek farklılıkların olasılığı, ortak bir düşüncenin evrensel dolaşımına da-yanır.” 85

…

“Herkes yapabileceği her şeyi yapabilmelidir”.86

Liderlere gelince, Sokrates’e göre, onlar “ülkenin özgürlüğü için çalışan işçiler” olmalıdır ve “aktif düşüncenin

81 A.g.e.,

82 A.g.e., s.158.

83 A.g.e., s.159.

84 A.g.e.,

85 A.g.e.

86 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 62

bu emeğinde” “araştırmalı, yaratmalı, karar vermelidirler”. Gerçek siyaset her türlü temsili dışlar; o saf bir sunumdur”.87 Dolayısıyla taklit etmemize gerek yoktur.88 Son olarak, siyasi alan, en azından geçici olarak, tamamen taklitçi bir dili kabul edemez; “bugün gördüğümüz bu tür ‘demokratik’ sefahatten” tamamen farklıdır.89

3.5. Nesnel Adalet

“Adalet nerededir?90 Bu, diyaloğun adaletin tanımının yapıldığı bu bölümünün yönlendirici sorusudur. Diyalog Glaukon’un en iyilerin yönetimde olması gerektiği cevabıyla başlar. Siyasette “en iyiler, siyasi süreci ilerleten ve gerektiğinde zorlukların üstesinden gelmeyi ya da çıkmazlardan kurtulmayı bilenlerdir”91 . Sokrates, çocukluktan itibaren yönetenleri zor koşullarda (“yozlaşmanın sarhoşluğunda, onlara çıplak şiddet uygulayan koşullarda, özellikle unutkanlığa veya büyülenmeye elverişli durumlarda, zahmet, acı ve mücadelede, başıboşluğa, yanılgıya veya yanılsamaya maruz bırakıldıklarında”92) nasıl seçim yapacakları konusunda eğitmeyi önerir; ancak bu şekilde yüzleşirler, bununla “nasıl başa çıkarlar”, “hakikat sürecinin devam etmesini” nasıl tercih ederler ya da nasıl etmezler…93 Glaukon, “kendilerine sundukları hizmet ile siyasi topluluğa sundukları hizmet”

87 A.g.e., s.157.

88 Badiou taklit etme konusundaki sınırlılığını şöyle açıklar: “Bu nedenle taklit edici unsurlar gerekiyorsa, bu ancak çocukluktan gelen ve insanları araştırmak, bir yönelim oluşturmak ve bunun uygulanmasına karar vermek için gereken erdemleri destekleyen örnekler temelinde olabilir. Bu erdemlerin neler olduğunu biliyoruz: cesaret, itidal, düşünce yoğunluğu, özgür bir ruhun özverisi…”.

89 A.g.e.

90 A.g.e., s.214.

91 A.g.e., s.180.

92 A.g.e., s.194.

93 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 63

arasında artık bir fark kalmadığı konusunda uyarır.94 Diğerleri için yeni siyasetin koşullarını oluşturmaya en uygun olan şey, bu incelemeyle kendiliğinden anlaşılır. Burada Amantha araya girer ve şöyle der: “Bizim için iyinin karşı konulmaz bir şekilde hüküm sürdüğü ideal bir kent hazırlıyor gibisin!95 Ve Sokrates, yeni bir politika olan komünizm için hala umutları ve arzuları olduğunu ifade eder.

Sokrates, Fenikelilerin kökeni hakkında bir hikâye ile ne olduğunu anlamaya çalışır. Hikâye, toplumun üç sınıfa bölünmesini içermektedir: üst sınıfı “finansörler, büyük toprak sahipleri, yüksek yargıçlar, askeri liderler, yönetim kurulu başkanları, politikacılar ve iletişim, basın, radyo ve televizyon sahipleri”96 vb…. oluşturur. orta sınıf “ofis çalışanları, hemşireler, alt düzey yöneticiler, öğretmenler, kültür programları yapanlar, kararsız entelektüeller, satış temsilcileri, psikologlar, tesisatçılar, nitelikli satış elemanları, küçük işletme mühendisleri, taşra sendikacıları, çiçekçiler, bağımsız sigortacılar, ilkokul öğretmenleri, banliyö oto tamircilerinden oluşur”97 vb….Alt sınıf (doğrudan üreticiler) “köylülerden, işçilerden ve özellikle de bugün kara kıtadan sürüler halinde gelen yeni proleterlerden”98 oluşur. Efsaneye göre, Tanrı vatansever Fenikelileri (aynı topraklarda yaşadıkları ve aynı topraktan yaratıldıkları için) “toprak ve metal karışımı” kullanarak yaratmıştır99 . Her sınıf bir metale tekabül eder; altın birisini baskın yapar, gümüş birisini orta sınıf yapar ve alt sınıfın üyeleri hurda metalden şekillendirilir. “Bir gün şeklini hala bilmediğimiz bir tür karşı-tanrı”100 gelir

94 A.g.e., s.195.

95 A.g.e.,

96 A.g.e., s.196.

97 A.g.e.

98 A.g.e.

99 A.g.e.

100 A.g.e., Açıkça Mesihçi bir anlam içermektedir.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 64

ve tüm insanları eritir, ardından onları “toprak, demir, altın ve gümüşün belirsiz bir karışımından” yeniden şekillendirir101 . Sokrates, karşı-tanrı ile politikalarının oluşumu ve ona eşlik eden eğitim arasındaki analoji aracılığıyla, “şu ya da bu alt gruba ayrılması gereken görevlerin olmadığı, yalnızca herkesin yararına herkesin yapması gerekenlerin olduğu” sınıfsız bir toplum önerir102 . Böyle bir toplumda, eğer özel mülkiyet varsa, sorumluluk mevkilerinde kimlerin bulunduğunu denetlemek mümkün değildir. Bu bireyler ya da gruplar “toprakları, binaları, atölyeleri, madenleri, sermayeyi sahiplenir sahiplenmez”103 , kişisel çıkarları giderek siyasi topluluktan daha önemli hale gelir. O zaman siyasi karar kesinlikle radikal olmalıdır, örneğin özel mülkiyetin kaldırılması gibi. Sokrates, «her şeyin ortaklaştırıldığı» bir topluma kademeli geçişin104 “temel argümanı, her Öznenin kendisinde ve Ötekinde özdeş olarak, burada aşağıda belirli ebedi hakikatlerin inşasına katılma kapasitesine sahip olduğudur”105 şeklinde açıklar. Sokrates bunu istisnasız tüm toplumun (belirli bir sosyal sınıfın değil) mutluluğunu gözeterek açıklar ve bu “inşanın ölçeği, her zaman olduğu gibi belirli bir yerden başlasak bile, gerçekte yalnızca tüm insan evreni olabilir”106 . Sokrates bu tür bir birlikte-oluşta adaleti ve “acınası bir politikanın değerini düşürdüğü topluluklarda adaletsizliği” bulmanın mümkün olduğuna inanmaktadır107 . Ama adalet tam olarak nerededir? Sokrates bu soruyu yanıtlar:

“Politikamız, kavramını oluşturduğumuz gerçeklikle uyum içinde ise, düşünceli, cesur, ölçülü ve adil ola-

101 A.g.e., s.197.

102 A.g.e.

103 A.g.e., s.199.

104 A.g.e., s.198.

105 A.g.e., s.199.

106 A.g.e., s.208.

107 A.g.e., s.201.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 65

caktır. Onda bu erdemlerden birini keşfettiğimizi var-sayarsak, diğerleri bizim keşfetmediğimiz erdemler olmak zorunda kalacaktır.108

İlk olarak, eğer bir politika düşünceli, makul ya da iyi düşünülmüş ise, bununla ilgili toplantılarda öyle bir şekilde müzakere edilir ki, durumun gerektirdiği karar alınır. “Müzakere yeteneği bir tür rasyonel bilgi gerektirir.”109 İyi bir bilgisayar bilimcisinin yeteneği ve rasyonel bilgi birikimi onu “bilinçli bir siyasi aktivist” yapmaz110 . Rasyonel bilgi birikimi onu yaptığı işte iyi yapar. Benzetme yapmak gerekirse, bu herkes için aynıdır. Ancak siyaset bir uzmanlık alanı olarak kabul edilemez çünkü siyaset belirli bir nesneye odaklanmaz, “yerel halkın karşılaştığı tüm durumlar”111 siyasetin içindedir. “Bu alandaki yetkinlik a priori herkesin yetkinliğidir” ve “müzakerelerin ve kararların bilgeliği tüm vatandaşların zihninde bulunması gereken bir erdemdir”.112 Son olarak, bu siyasi bilgi “diğer tüm teknik veya uzmanlık bilgilerini kesinlikle kapsadığı ve kolektif bir mülk olduğu için”113 (tüm vatandaşlar) siyasetçilerin var olması imkansızdır.

İkinci olarak cesaret, neyden korkulup korkulmayacağına dair doğru ve meşru görüşün korunduğu bir tür güç olarak tanımlanır. Bu nedenle «cesaret politik bir erdemdir»114 ve “cesaretin entelektüel anahtarı tüm politik bedende bulunur”115 .

108 A.g.e., s.215.

109 A.g.e., s.216.

110 A.g.e.,

111 A.g.e., s.217.

112 A.g.e.,

113 A.g.e.

114 A.g.e., s.220.

115 A.g.e., s.218.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 66

Üçüncü olarak, itidal (ölçülülük, ölçü, ılımlılık) «kısa zevklere duyulan arzunun yarattığı çekime hakim olan öznenin etkin bir şekilde örgütlenmesi”116 olarak tanımlanmaktadır. Bu, yönetenler ve yönetilenler arasında (“bu toplumda herkes sırayla hükümet veya askeri sorumluluklar üstlenir”117 ) “kim komuta etmeli?” sorusunun ortadan kaldırılmasıyla sağlanan bir uyum, bir uzlaşmadır.118

Son olarak, adaletin tanımı verilmiştir. Herhangi bir işlevi yerine getirme yeteneği, “doğal niteliklerine en uygun olanı” yapmaktan vazgeçmeyen her birey tarafından edinilmelidir119 . Adalet, her bireyin özel yeteneklerini mükemmelleştirmesi koşuluna dayanır; “Marx’ın ‘polimorfik işçi’ dediği şeye, duvarcıdan matematikçiye, temizlikçiden şaire, askerden doktora, tamirciden mimara, çağın kendisine sunduğu hiçbir olanağı eylem alanının dışında bırakmayan bir insan hayvanı olmaya aynı yoğunlukta kendini hazırlayarak”.120

Herhangi bir birey için, herhangi bir iş için yaratıcı ve etkili bir şekilde bir başkasının yerini alma yeteneği, belirli yeteneklerin özgürce geliştirilmesi yeteneğiyle birleştirilir. Adalet, bilgelik (iyi düşünülmüş olan), cesaret (neden korkulacağının bilgisi) ve itidal (dürtülerin kontrolü) olan üç erdemden öncelikli olmalıdır. Çünkü bu kombinasyon onlara hem kesin bir yerellik hem de evrensel bir açıklık kazandırır. “Yerelleşme ve açıklık arasındaki diyalektik bağ, herhangi bir öznel eğilime toplumsal ya da kolektif canlılığını veren şeydir. Gerçek süreci adalet olarak adlandırılan şey temelde bu diyalektik bağın kendisidir”.121 Amantha bunu şöyle

116 A.g.e., s.221.

117 A.g.e., s.223.

118 A.g.e.

119 A.g.e., s.226.

120 A.g.e., s.226.

121 A.g.e., s.227.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 67

açıklar: “Bir bireyin herhangi bir praksis için uygunluğu, paradoksal olarak kendi varlığının ya da eğiliminin gelişimiyle birleşerek, o bireyin toplumsal bütünlükle ilişkisinin idealini gerçekleştirir”122 . Dolayısıyla Sokrates adaletsizliği “herkesin evrensel yetkinliğinin”123 engellenmesi ve bu evrensellik adına tekil kapasitenin geliştirilmesinin yasaklanması olarak tanımlar.

122 A.g.e.

123 A.g.e.,


Devlet’ı̇n Uzmanlaşma Yorumu

by Aşkın Yücel Seçkin 7 Ocak 2025

Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 69

Uzmanlaşma terimi geniş anlamda hem iş hem de eğitim için kullanılmaktadır. En geniş anlamıyla, bir çalışma veya iş dalında en iyi olmak için çaba gösterme sürecini ifade eder. Bu sürecin kapalı bir süreç olduğu vurgulanmalıdır. Tek bir branşla sınırlı olmak, uzmanlaşmayı tartışmak için uygun bir başlangıç noktası olarak gözükmektedir. “Bir insan için tek bir iş” sürecin bu karakterini özetleyen ifadedir ve iş bölümüne ilişkin bu yaklaşım genel kabul görmektedir ve dahası, iş bölümünün en iyi biçimi olarak kabul edilmektedir.

İş bölümünün temelinde bulunan uzmanlaşma terimini Platon’un adalet sorununa adadığı Devlet eserinde buluruz. “Bir insan için tek bir iş” yaklaşımı Platon’un ideal kentinin zemini olarak ortaya konur. Bu eseri tartışmaya başlamadan önce, eserin ebediliğinin hakkı teslim edilmelidir. Platon’un kentin örgütlenmesine ilişkin entelektüel çabasına “olması gerekeni belirlemesi” olarak ve dolayısıyla Devlet eserinin karakteri “olan” ile “olması gereken” arasındaki gerilimle bağlantılı bir biçimde düşünüldüğünde ebedi oluşu anlaşılır


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 70

hale gelir.1 İlk olarak Platon, insanlara özgü bir erdem olarak adalet sorununa odaklanır ve bunu “olması gereken” bir kentin kuruluşunda inceler. Ardından, bu kentte adaletin gerçekleşmesi koşuluna uygun eğitim yol gösterici fikirdir. Sonuca varmadan önce Platon, bireyde ve kentte adaletin bozulmasının temel nedenlerini ve biçimlerini araştırır. Bu soruşturma sadece adil insanın ve adil kentin imkânının koşulu üzerine değil, aynı zamanda varlığın bilgisi üzerinedir, yani metafizik düzen doğrudan etik ve siyasetle bağlantılıdır. Devlet’te yer alan etik bakış açısından adil insan, ruhun parçalarının düzenine hükmeden şey olarak tanımlanır ve bu düzen Platoncu yaklaşıma göre uyum, yani varlık ve düzen senfonisi olarak kabul edilir.2 Adil kent, adil insan gibi uyum ve düzen ile tanımlanır. Benzer şekilde, adalet (δικαιοσύνη) şehrin parçalarının düzeni olarak kabul edilir. Kent, bedenin organlarının işleyişi gibi iş bölümü tarafından belirlenir: “Bir insan için tek bir iş” yaklaşımıyla…

Devlet, adil kentin örgütlenmesi yoluyla bir kurumsallaşma biçimi olarak yorumlanabilir yani adil kent bir kurum olarak ortaya konur ve Platon’un çabası “olması gerekenin” belirlenmesi olarak düşünüldüğünde Platon’un adil kentinin temelinin “bir insan için tek bir iş” ilkesi üzerine kurulduğu ve bu yaklaşımın en azından geniş anlamda uzmanlaşmaya işaret ettiği iddia edilebilir. O halde uzmanlaşmanın Platon’un adil kentinde kurumsallaşmış olduğu hipotezi incelenebilir.

Adalet ve iyi fikri arasındaki ilişkiyi incelemeden önce, Platon’un Devlet eserinde adalet sorunuyla ilgilenmesinin sebebini açıklamak önemlidir; zira bu sorun sadece Platon için değil, Yunan düşüncesi için de önemlidir. Parmenides’in

1 “Olması gereken” ifadesini bir bütün olarak, birliğe sahip bir kavram olarak inceleyeceğiz. Bu ifadeyi “olan “ın karşıtı ve onun karşılığı olarak inceleyeceğiz.

2 Platon, Œuvres Complètes…, 440d, s.152.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 71

Doğa Üzerine şiiri hakikat ve adalet (Δίκη) arasında bir bağ kurar. Parmenides’in hakikat tanrıçası olarak kabul edilen hakikate (ἀλήθεια) yaptığı araba yolculuğunu konu alır. Gece ve gündüzün yollarına açılan kapının önüne gelir, geçilmez bir kapıdır bu. Metnin bu noktasında adalet, gece ve gündüzün yollarına erişimi olan şey olarak görünür. “Bu iki kapıdan, birçok kederde savurgan olan Adalet, onları açan anahtarları elinde tutar”.3 Bu iki kapının “varlık” ve “yokluk” olduğu düşünebilir. Bu yollar düşünmeye götürür çünkü hakikat tanrıçasına götürürler. Dolayısıyla adaletin işlevi hakikate erişimi kontrol etmektir. Kapıdan geçebilmek için adalet sorununun bertaraf edilmesi gerekir. Yani adalet, hakikate giden yola erişmenin tek yoludur. Bu da adaleti hakikatin koşulu olarak yorumlamanın yolunu açar; ancak “adaleti” belirlemek için hakikatin bilgisine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla adalet üzerine inceleme, etik ve siyaset için vazgeçilmez olan hakikat kavramını oluşturmak için gereklidir. Dahası, Yunan düşüncesine göre etik ve siyaset hakikat kavramına tabidir. Dolayısıyla Platon adalet meselesine kayıtsız kalamazdı; bu onun için adeta bir mirastı.

Parmenides’ten Platon’a, adalet üzerine incelemeler arasındaki tarihsel bağ kurulmuştur. Parmenides’in yukarıda alıntılanan şiiri adalet ve hakikat arasındaki ilişkiyi anlatır. Adalet ile iyi ideası arasındaki ilişki de buna paralel olarak yorumlanabilir. Platon’un erdemler teorisinin ontolojik temeli, onları iyi ideası ile ilişkilendirerek oluşturulur. İyi ideası erdemlerin ölçüsü, erdemlerin normu olarak görülür. Platoncu yaklaşıma göre bu ölçü duyulur dünyaya ait olamaz çünkü duyulur dünyadan gelen şey değişmez ve evrensel

3 Parmenides, La Poème de Parménide, Pierre Aubenque yön. Metin, Çeviri, Denis O’Brien’in Fransızca çevirisi için Jean Frère ile işbirliği içinde yazdığı Eleştirel Deneme, Cilt 1 I, Études Sur Parménide, Paris: J. Vrin, 1987, s.5.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 72

olamaz. Dolayısıyla adaletin ölçüsü iyi ideasıdır ve iyi ideasını anlamak için adalet sorununu ele almamız gerekir.

Öncelikle Platon’a göre adalet bir erdem olarak tanımlanmaktadır. Devlet eseri bilgelik (σοφία), ölçülülük (σωφροσύνη), cesaret (ἀνδρείας) ve adalet (δικαιοσύνη) olarak dört erdemi içerir. Bunlar üçlü ruha dayanır: arzulayan kısım, rasyonel kısım; iştahlı kısım. Bilgelik, ruhun rasyonel kısmını yönetmeye; ölçülülük, ruhun iştahlı kısmını akıl ve tutku arasında uyum kurmaya; cesaret, ruhun arzulayan kısmını korkulacak ve korkulmayacak şeylere karar vermeye yönlendirir. Son olarak, adalet ruhun parçalarının kendi işlevlerini yerine getirmelerini ve aralarında uyum olmasını sağlar. Başka bir deyişle, adalet “her birinin kendi işlevini yerine getirmesini yöneten” şeydir.4 Dolayısıyla adaletin diğer erdemlerden farklı olduğu iddia edilebilir. Dahası, düzenleyici işlevi sayesinde adalet, devletin üç işlevi arasındaki uyumu sağlayan şeydir: bilgelik yöneticilerle, ölçülülük zanaatkârlar ve işçilerle, cesaret ise askerlerle birlikte çalışır.

Platon’un siyaseti Sokrates’in hukuk üzerine söyleminde görülür. Sokrates için mesele ne olduğu değil, ne olması gerektiğidir. Devlet eserindeki adalet söylemi doğrudan iş bölümü ile bağlantılıdır. Olması gereken, Sokrates tarafından mükemmel kent olarak kabul edilir. Mükemmellik, kişinin işlevini yerine getirmesiyle mümkün olur. Sokrates’in yaklaşımına göre her şeyin bir işlevi vardır ve her işlev, işlevin doğru işlemesini gerektirir. Kuşkusuz adalet de bu ilkeye tabidir ve herkesin kentte kendi işlevini yerine getirmesini sağlar ki Platon’un “olması gerekeni” de budur. Dolaylı söylem de bir çember oluşturur: adaletsizlik “kişinin kendi şehrine karşı işleyebileceği en büyük kötülüktür”5 . “Bu

4 Platon, Œuvres Complètes…,433b, s.141.

5 A.g.e., 434c, s.143.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 73

üç sınıfın birbirinin işine karışması ve işlerini değiştirmesi bu nedenle şehre verilen en büyük zarardır”6 . Bu üç sınıf, Devlet metninin bu bölümünde devletin üç işlevine (yöneticiler, zanaatkârlar ve işçiler; askerler) atıfta bulunmaktadır.

Kentin üç sınıfı, bu üç sınıfın üyelerinin seçimi ile ilişkili olarak üç tür olarak incelenebilir; bu seçim insanın doğal eğilimlerine veya becerilerine dayanır. O halde adaletsizlik, sınıf sınırlarını aşan eylem olarak tanımlanır. Özellikle, Platon meslekler arasındaki iş değişimi tamamen reddetmez, ancak bunu sınıf içinde mümkün görür. Platoncu yaklaşıma göre, “bir marangoz bir kunduracının zanaatını ya da bir kunduracı bir marangozun zanaatını icra etmeyi üstlenebilir ya da aynı adam her iki zanaatı da icra etmeye kalkışabilir”7 Bu durum şehre büyük bir zarar vermeyebilir ve tanımı gereği adaletsizlik olarak kabul edilmez. Öte yandan, zanaatların üç sınıf arasında değiş tokuş edilmesi ya da bir adamın farklı sınıflara ait birkaç zanaata sahip olması Platoncu yaklaşıma göre adaletsizlik anlamına gelecektir. Her kim adalet ilkesini ihlal ederse adaletsizlik yapmış olur. Bu akıl yürütme geçerlidir. Bir sınıf olarak branş tamamen kapalıdır. Platon’un kentinde branşlar arasında bir geçiş öngörülmemiştir. Bu kapalı karakter, uzmanlaşma alanıdır. Metin, bir sınıftaki zanaatların çeşitliliğinin hakkını verir. Platon kentinde bir sınıf içinde birden fazla zanaat olması ya da bir sınıf içinde zanaatların değiş tokuş edilmesi olgusu doğrudan adaletsizliğe gönderme yapmasa da, bir adam için tek bir iş giderek adaletin ilkesi ve modeli haline gelir. İlk olarak, şehirdeki adalet bireyde de aynı karakteri gerektirir. Bireydeki adalet daha sonra şehirdeki adalete paralel olarak tanımlanır: adalet, ruhun üç parçası arasında uyumu sağlayan ve her bir parçanın uygun işlevini sağlayan şeydir, çünkü

6 A.g.e., 434b, s.143.

7 A.g.e., 434a, s.142.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 74

diğeri “üç sınıfından her biri kendi göreviyle meşgul olduğu için adildir”.8 Şehrin kuruluşundaki çalışma hayalinin “belirli bir adalet ilkesi ve modeli” olarak gerçekleştirilmesi9 onlara bir adalet hayali verir ve bunu Sokrates şöyle ifade eder:

“Ve böylece, Glaukon, bu bir adalet hayaliydi – ve bu nedenle, kunduracı olarak doğan adamın kendisini yalnızca kunduracılıkla, marangoz olarak doğan adamın marangozlukla ve diğerleriyle meşgul etmesinin iyi olduğunu savunan yaklaşım bizim için yararlıydı.”10

Sonuç olarak, “doğal eğilimler gereği” açıklamasıyla bir insan için tek bir iş olduğu iddiası desteklenir 11 ; ve temelde bu bir şeyin doğasıyla ilgili bir sorundur. İlke şu şekilde açıklanmaktadır: “bir doktor ve bir marangoz farklı bir doğaya sahiptir”12 . Herhangi bir şey için yetenekli olanlar ile olmayanlar arasındaki ayrım, öğrenme süresi ile bağlantılıdır. Eğitim bu tartışmaya “kısa bir çalışma ya da çok fazla çalışma ve uygulama sonrasında” öğrenme süresi üzerinden girmektedir13 . “Bir insan için tek bir iş” ilkesi için tek gerekçelendirme Sokrates’in “koyduğumuz yasa doğaya uygundur”14 ifadesinde bulunur.

Tartışma bu ilkenin kentte nasıl hayata geçirilebileceğine yönelmektedir. Diğer sorulardan biri de bu ana ilkenin mümkün ve arzu edilir olup olmadığıdır. Dolayısıyla, kent için sadece mümkün değil aynı zamanda arzu edilebilir bir ilke oluşturduklarını ifade etmektedirler. Yine adaletin

8 A.g.e., 441d, s.154.

9 A.g.e., 443c, s.156.

10 A.g.e.

11 A.g.e., 443c, s.170.

12 A.g.e., 454d, s.169.

13 A.g.e., 455b, s.169.

14 A.g.e., 455b, s.171.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 75

kendisinin ne olduğunun araştırıldığı bu modelin hayata geçirilmesi de aynı derecede önemli bir başka sorudur. Son tahlilde bu soru, bir şeyi tanımladığımız şekliyle icra etmenin imkânsızlığı vurgulanarak olumsuzlanır. Başka bir deyişle, uygulama, hakikat üzerinde şeylerin doğasındaki söylemden daha az etkiye sahiptir.

Sokrates, onların tarif ettiğine çok benzer bir şekilde örgütlenmiş bir kentin imkânına kapalıdır. Platon’un projesi, “olan” ile “olması gereken” arasındaki farkı ortaya koyarak olması gerekeni belirleme çabasının ebedileştirilmesidir. Bir soru olarak ortaya konan bu fark tarihsel olarak geçerli gözükmektedir. Böylesine büyük bir proje kuşkusuz çeşitli türden sorunlar içerir; örneğin ideal kentin zemini olarak bir kişiye tek bir iş yaklaşımı Platoncu modelin temel sorunlarından biri olarak da değerlendirilebilir.

Uzmanlaşmayı kendini bir branşla sınırlamak olarak Platon’un iş ve eğitim için kullandığı terimin geniş anlamıyla değerlendirmek mümkündür. Eğitim, Platon’un kentinde üç sınıfa bölünmüş olarak işe, çalışmaya hizmet eder. Bir insan bir iş ilkesi ideal kentin fonksiyonel karşılığıdır ve adalet bu üçlü kurulumdaki dördüncü erdem olarak anlaşılır. Adalet bu işlevi sağlayan şeydir. Bu anlamda eğer ideal kent adalet üzerine kuruluysa (yani ideal kent adalet tarafından kuruluyorsa), Parmenides’in adaleti hakikat çerçevesinde yorumlayan şiirini de göz önünde bulundurarak, yani bu kent adil bir kentse, Platon’un adil kentinde kurumsallaşan şey bir insan bir iş ilkesidir ve bu en geniş anlamda uzmanlaşmayı getirir. Doğada olması gerektiği gibi adil olan kentin siyasi birliği, işlevlerin uzmanlaşmasıyla oluşur. Ahlak, temelini diğer erdemlerin koşulu, düzenin ve gücün kaynağı olan adalet erdeminde bulur. Adaletin kendisi “iş bölümünün ve işlevlerin uzmanlaşmasının ilkesidir. Her sınıf kendisine


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 76

verilen görevi yerine getirsin ve bu sınıfların her birine doğal yeteneklerine göre iş atfedilsin, kent adil olacaktır (435 d)”.15 Platon, bir insan için tek bir iş olarak işlevlerin uzmanlaşması ilkesini şu şekilde teyit eder: Sokrates “İnsan birkaç zanaat icra ettiğinde mi, yoksa sadece bir zanaat icra ettiğinde mi?” die sorar ve Adeimantos “sadece bir tek zanaatle” 16 şeklinde onaylar.

Öncelikle, ilkenin tek gerekçesi doğal yeteneklere dayanmaktadır. Platon şöyle açıklar: “Her şeyden önce, doğa her birimizi birbirimize benzemez, yetenekler bakımından farklı ve şu ya da bu işleve uygun yaratmıştır.”17 Olması gerekeni belirlemek sebebiyle açık olarak geçerli olan bu argüman, onu kabul etmeyi zorunlu kılmaz.

Platon’un bazı saptamaları postulat gibi gözükmektedir; (örneğin kentin mükemmelliği için dört erdem ya da bu dört erdemde adaleti bulmak için seçilen yöntemi) bunların meşru saptamalar olup olmadıklarını anlamak için bunları incelememiz gerekir.

Öncelikle bu tespitler bir soru olarak ortaya koyuluyorsa, neden şehrin mükemmelliğini sağlayan dört erdem vardır? Neden daha fazla ya da daha az değildir? Platoncu yaklaşım bu konuda açık ve net gibi görünse de bir gerekçelendirmesi metinde bulunmaz. Bu yüzden bunu bir postulat olarak yorumlamak mümkündür. Öte yandan, metnin tarihselliği göz önünde bulundurulursa bu seçim Pisagor kökenli bir teori olarak değerlendirilebilir. Platon’un Theaetetus ve Timaeus gibi diğer metinlerinde de Pisagorcu sayı kuramına göndermeler vardır. “Potansiyel 10 sayısını içeren tetraktys ya da ilk dört sayı dizisi geometrinin ilkelerini içerir: Monad

15 A.g.e., Giriş s.XXXII.

16 A.g.e., 370b, s.57.

17 A.g.e.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 77

(1), ne çift ne de tek olan mükemmel sayı, geometride nokta ile tercüme edilir; Diad (2), ilk çift sayı, çizgiye karşılık gelir; Triad (3), ilk tek sayı, yüzeye karşılık gelir; son olarak Tetrad (4), ilk kare, hacmi temsil eder.”18 Dört sayısı, mükemmel sayı ve diğerlerinin kökü olarak dördüncüyü içeren Pisagorcu anlamla bağlantılı olarak seçilmiş gözükmektedir. Tetrakys ilkesi aracılığıyla, diğerlerinin içinde var olabileceği hacmi temsil eder. O dönemde, bu ilahi seriyi tamamlayan dört sayısı, evreni yaratma gücünü somutlaştıran bir anlama sahiptir. Ayrıca dört kozmik unsur vardır: toprak, hava, ateş ve su. Dört aynı zamanda Pisagorcu anlamda adaleti de ifade eder ki bu da karşılıklılıkla özetlenebilir19 dört unsurdan oluşan orantı terimi ile bağlantılıdır (A/B=C/D).

Erdemler arasında adaleti bulmak için önerilen ikinci bir yöntem ise şu şekildedir:

“Herhangi bir konuda dört şeyden birini arayacak ol-saydık ve o şey bize başlangıçta kendini gösterseydi, yeterince bilirdik; ama önce diğer üçünü bilseydik, tam da bu gerçek sayesinde aranan şeyi bilirdik, çünkü onun kalan şeyden başka bir şey olmayacağı açıktır.”20

“Artık” yöntemi21 adalet arayışında kullanılır. Analizi yapan kişiden başlayarak bir analiz yapmayı öneren bir yöntemdir, yani aradığımızı bulma olasılığımız önce yüzde ellidir. Bulduğumuz ilk erdem ya “adalet”tir ya da değildir. Yani bu yöntem dördü bir ve üç olarak ayırır. Yani önce adaleti bulursak amaca ulaşılmış olur ve diğer durumda ise adalet geriye kalandır.

18 Jean François Mattéi, Pythagore et les Pythagoriciens, quatrieme edition, Que sais-je?, Paris: Presses Universitaires de France, 2013, s. 59-65 ve s. 97-108.

19 Bunu kısas yasası olarak yorumlayabiliriz.

20 Platon, Œuvres Complètes…, 428a, s.133.

21 A.g.e., Giriş s.XXXII.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 78

Bir başka belirleme de uzmanlaşma ilgili olan doğal eğilimlere dayandırılarak yapılan açıklamadır, başka bir deyişle ilgili ilkenin tek gerekçesi doğal eğilimlere dayanmaktadır. Sokrates “kendi işlevlerini” (οἰκειοπραγία)22 ortaya koymak zorunda kaldığında insanlar ile hayvanlar ya da aletler arasındaki analojiye başvurur. Adaleti insana özgü erdem olarak tanımladığında, koruyucuların doğasını ve birinin ya da bir şeyin uygun işlevini belirlemeye çalıştığında bu analojiyi kullanır. Bu, insan ve doğa arasında ayrım yaparak tartışıldığında; ancak bu sadece bu ifadenin doğaya dair kısmına odaklanmak anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu ifade bir bütün olarak kabul edildiğinde ve tatmin edici bir açıklama bulana ya da bulamayana kadar Platon’un diğer metinlerine başvurmadan bir açıklama bulmaya çalışıldığında şöyle bir durumla karşılaşılır:

Kentteki kadınların ve çocukların durumuyla ilgili bölümde doğal eğilimler (φύσεως ἐπιτηδείας)23 üzerine akıl yürütmeler vardır. Sokrates, “kadınların mülkiyeti, evlilikler ve çocukların üremesi” konusunda “dostlar arasında ayrı gayrı olmaz” atasözüne göre, arkadaşlar arasında mümkün olduğunca ortak olması gereken şeyler” önerir.24 Dinleyiciler bu önerinin açıklanmasında ısrar ederek, “çocuklar ve kadınlar konusunda koruyucularımız arasında nasıl bir topluluk kurulacağını” sorarlar25 . Sokrates bir kez daha köpek benzetmesini kullanarak “kadınlardan da erkeklerden talep edilen hizmetlerin aynısını”26 talep etmeyi ve onlara aynı eğitimi vermeyi önermesine rağmen Sokrates bu

22 A.g.e., 370b, s.143.

23 Plato, Rebuplic, Perseus Digital Library, 374e,

http://data.perseus.org/citations/urn:cts:greekLit:tlg0059.tlg030.perseus-grc1:2.374e

24 Platon, Œuvres Complètes…, 423e-424a, s.128.

25 A.g.e., 450c, s.162.

26 A.g.e., 451e, s.165.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 79

önerinin uzmanlaşma ilkesini ihlal ettiğini reddeder. Sokrates bunu “kelimelere bağlı kalmak” “κατὰ τὸ ὄνομα”27 ile “türleri bölmek” “κατ᾽ εἴδη διαιρούμενοι”28 arasındaki karşıtlıkla açıklar. Doğalar arasındaki fark ve özdeşlik türlere göre düzgün bir şekilde bölünmemiştir. Bu, fark ve özdeşliğin genel anlamda (πάντως) var olmadığı29 ancak belirli bir ilişki içinde var olabilecekleri şeklinde yorumlanabilir. İnsanlar arasındaki doğal farklılıkların ve kimliklerin doğru bir şekilde ayrılması için, cinsiyet ayrımından (kadın ve erkek) başlamak, mesleklerle ilgili soruya uymaz. Sokrates bu sorunu şöyle ortaya koyar: “Doğadaki bir farklılığın işlevlerdeki bir farklılığı gerektirdiğini ve öte yandan kadınların doğasının erkeklerinkinden farklı olduğunu kabul ettik. Şimdi farklı doğaların aynı işlevleri yerine getirmesi gerektiğini iddia ediyoruz.30 Sokrates, “bu nedenle kadınların bizim ilgilendiğimiz konuda erkeklerden farklı olduğunu kanıtlanmış olarak kabul etmediklerini” ve “kentin yönetimiyle ilgili olarak kadın olarak kadınlara ya da erkek olarak erkeklere ait hiçbir iş olmadığını; aksine, doğal yeteneklerin iki cinsiyet arasında eşit olarak dağıtıldığını ve hepsinde erkeklerden daha zayıf olsalar bile doğaya uygun olarak kadınların da erkekler gibi tüm işlerde yer aldığını “ yanıtını verir. 31

27 Plato, Rebuplic, Perseus Digital Library, 454b,

http://data.perseus.org/citations/urn:cts:greekLit:tlg0059.tlg030.perseus-grc1:5.454b

28 A.g.e., 454a,

http://data.perseus.org/citations/urn:cts:greekLit:tlg0059.tlg030.perseus-grc1:5.454a

29 A.g.e., 454c,

http://data.perseus.org/citations/urn:cts:greekLit:tlg0059.tlg030.perseus-grc1:5.454c

30 Platon, Œuvres Complètes…, 453e, s.167

31 A.g.e., 455d-455e, s.170.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 80

Sokrates, daha önce farklı işlevlerin atandığı doğaların ayrımını incelemediklerini ve özdeş işlevlerin doğalarını incelemediklerini kabul eder. Bu ilkenin açıklanması, özdeş ya da farklı doğalar hakkındaki soruyu içermez. Sadece “işlerin kendileriyle ilgili olan farklılık ya da özdeşlik biçimini” muhafaza ederler.32 Dolayısıyla bir doktor ile tıpta yetenekli bir adama ait olan doğa aynı iken, bir doktor ile bir marangoz arasında farklıdır. Sokrates şu temel farkı soru olarak şöyle sorar: “Bir adamın bir şeyde iyi, diğerinin kötü yetenekli olduğunu iddia ettiğinizde, birincisinin bunu kolayca, ikincisinin ise zorlukla öğrendiğini mi söylemek istiyorsunuz?”33 . Monique Dixsaut’un bu konuya ilişkin yorumu tartışmayı özetlemektedir:

“Başka bir ilkeye göre, şu ya da bu görevi yerine ge-tirmek için doğal yeteneğe göre bölmeliyiz. Bu, phusis kavramında, genel olarak insan türünün doğasından, cinsiyetleri ne olursa olsun onu oluşturan bireylerin her birinin doğasına doğru bir kaymaya işaret eder. Yete-nek farklılığı fizyolojik bir farklılık kadar ‘doğaldır’ ve hem erkeklerde hem de kadınlarda iyi ve kötü insanlar vardır. O halde ölçüt hız, öğrenme kolaylığı, özellik-le de öğrenme ve öğrendiklerini hatırlama zorluğunun aksine öğretilenden daha fazla şey keşfetme yeteneği ve ayrıca bedenin düşünceye hizmet etme yeteneğidir (455 b-c).”34

Sonuç olarak, hakikate erişimin koşulu olarak adalet, uzmanlaşma ilkesi ile tanımlanır ve bu ilke, öğrenme kapasitesindeki farklılıkla açıklanan doğal eğilimlerle gerekçelendirilir. Farklılığın ve özdeşliğin belirlenmesi, sorulan soruyla ilişkili olarak gerçekleştirilen ayrımla

32 A.g.e., 454d, s.168.

33 A.g.e., 454b, s.169.

34 Monique Dixsaut, Métamorphoses de la dialectique dans les dialogues de Platon, Bibliothèque d’Histoire de la Philosophie, Paris: Vrin, 2001, s.66.


Alttaki sayfadan basılı versiyona göre alıntı yapın:

Seçkin, A. Y. (2024). Platon’un Devletinde Uzmanlaşma. Paradigma Akademi. s. 81

(herhangi bir şey için yetenekli olan ve olmayan) yapılır ve bu nedenle bu ayrım mutlak bir kriter değildir.35 “Sonuç olarak, hiçbir bölünme mutlak olarak alınmamalıdır, çünkü bölmek için kullanılan ilkeler her zaman çözülecek soruna (işlenecek konuya) göre seçilir”.36

35 Monique Dixsaut’un açıklaması: “Bölmeye bir soruyu yanıtlama işlevini veren bu gerekli aracılığı unuttuğumuzda, onu Platon’un sonraki çalışmalarında Sokratik dialegesthai’nin yerini alan teknik bir prosedüre dönüştürürüz. Ancak tanımlamak için bölerken, yalnızca ilk olarak bir soruya konu olan şeyi tanımlamaya çalışırız. Platon için bu, esasen soru sorma (ve cevaplama) eylemiyle bağlantılı diyalektik bir süreçtir ve her zaman öyle kalacaktır. Eğer bu sorgulama anını atlarsak, antilojik olana karşı koyabileceğimiz tek şey mantık olacaktır”.

A.g.e., s.68.

36 Monique Dixsaut’un açıklaması: “Bu, Sofist ve Devlet Adamı’nda bulunan iki farklı bilim bölümü tarafından açıkça gösterilmektedir. Sofist, edinim bilimine değil üretim bilimine kapılmıştır ve Devlet A adamıı da pratik değil eleştirel ve kuralcı bir bilimin sahibidir. Sonraki tüm bilimlerin kendisinden çıktığı ilk ayrım, her durumda tamamen ortaya atılan ve dayatılan soruya göredir.”

A.g.e., s.67.


Newer Posts
Older Posts

Academia.edu Academia.edu    Sciences.Sociales Sciences.Sociales    Sciences.Sociales YouTube
www.askinyucelseckin.com

Aşkın Yücel Seçkin
  • AYS
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • “Felsefe”de
  • Soru Önerileri
  • Etkinlikler
  • Türkçe
    • English
    • Français
    • Deutsch